işler arapsaçına dönmek
işler çok karmaşık bir hâl almak: ‘İşler arapsaçına döner ve doğacak arbedeleri de önlemenin çaresi bulunmaz.’ –K. Korcan.
işler becermek
zararlı, gizli işler yapmak.
islim tutmak
gerekli koşulların olgunlaşmasını beklemek.
ismi (bile) olmamak
adı (bile) olmamak.
ismi çıkmak
adı çıkmak: ‘Ama siz ecnebiler ismi çıkmış yerlerden hoşlanırsınız.’ –S. F. Abasıyanık.
ismi geçmek
adı geçmek.
ismi gibi bilmek
adı gibi bilmek.
ismi lazım değil
‘adının anılması gerekmiyor’ anlamında kullanılan bir söz.
ismi var cismi yok
1) sözü edilen ancak gerçekte var olmayan; 2) adı olmasına karşın görevini, etkinliğini yerine getirmeyen.
ismini bağışlamak
adını bağışlamak.
ismini cismini almak
adını, kimliğini belirleyip kaydetmek: ‘Fabrika sahibinin ismini cismini aldı.’ –S. F. Abasıyanık.
ismini cismini bilmemek
tanımamak.
işportaya düşmek
değerini yitirmek, herkes tarafından kullanılmak.
israfa kaçmak
gereksiz yere aşırı harcamalarda bulunmak.
iştah açmak
yemek isteğini artırmak.
iştah kapamak (kesmek)
yemek isteğini azaltmak.
iştaha gelmek
arzulamak.
iştahı kapanmak (kesilmek)
yemek isteği yok olmak: ‘Doktor muayenesine gitmek için aldığı her randevunun ardından korkudan iştahı kesiliyordu.’ –S. Erez.
iştahı olmak
yemek isteği fazla olmak.
iştahı yerinde olmak
yemesi, içmesi ve yaşaması düzenli olmak.
istasyon yapmak
duraklamak, beklemek: ‘Bir geçitte bir dakika kadar istasyon yaparak geçit bekçisiyle yârenlik ettik.’ –R. N. Güntekin.
istavroz çıkarmak
haç çıkarmak: ‘Lanet kelimesini her anışında istavroz çıkarıyordum.’ –N. Meriç.
istediği gibi at koşturmak (oynatmak)
keyfince, istediği gibi davranmak.
istek duymak
bir şeye karşı eğilim duymak, arzulamak.
istek uyandırmak
istemesine, arzu duymasına yol açmak: ‘İnsanda ille de saçını, yanağını okşamak isteğini uyandıran güzel kız çocuklarını andırırdı.’ –N. Cumalı.
işten (bile) değil
çok kolay: ‘… gürültüler ve rezaletler çıkarmak onun için işten bile değildi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
işten el çektirmek
görevden uzaklaştırmak.
işten güçten kalmak
herhangi bir sebeple çalışmamak, çalışamamak: ‘Oraya kadar sürüklenmek, hanlarda birçok para harcamak, günlerce işten güçten kalmak köylülerin gözünü yıldırır.’ –H. E. Adıvar.
işten güçten vakit bulamamak
çok yoğun çalıştığı için zaman ayıramamak.
istifayı basmak
herhangi bir sebeple görevinden ani bir kararla çekilmek.
istifini bozmamak
aldırış etmeyip durum ve davranışını değiştirmemek: ‘Adamcağız o akşam, arkasından bir bisiklet çıngırağı duymuş fakat istifini bozmamıştı.’ –H. E. Adıvar.
istihareye yatmak
girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını göreceği rüyadan anlamak için abdest alıp dua okuyarak uyumak: ‘İstihareye yatmazsın / Doğruca yola girmezsin’ –Halk türküsü.
istikamet vermek
yön vermek, yöneltmek: ‘Son otuz senede tarihe nasıl bir istikamet verdiğimizi görüyorum.’ –Y. K. Beyatlı.
istikrar bulmak
1) karar kılmak; 2) yerleşmek.
istim üstünde olmak
1) buharla işleyen araçlar kalkmaya hazır duruma gelmek: ‘Gemi istim üstünde, kalkması yakın. Demir almak için süvari bekleniyordu.’ –Z. Selimoğlu. 2) mec. hemen gidecek durumda bulunmak.
istirhamda bulunmak
istirham etmek.
iştiyak duymak
göreceği gelmek, özlemek.
isyan bayrağı (bayrağını) açmak (çekmek)
karşı gelmek, başkaldırmak: ‘Demek ki bunca senelik kuzu gibi yumuşak başlı karısı da nihayet isyan bayrağını açmıştı.’ –M. Ş. Esendal. ‘Yeniçeriler bunu uğursuzluk telakki edip paşaya isyan bayrağı çektiler.’ –İ. O. Anar.
isyanları oynamak
isyan etmek.
it dişi domuz derisi
sevilmeyen iki kişi arasındaki anlaşmazlıktan duyulan hoşnutluğu anlatan bir söz.
it gibi çalışmak
çok çalışmak, yorulmak.
it izi at izine karışmak
at izi it izine karışmak.
it ölüsü gibi
çok ağır.
it sürüsü kadar
hkr. çok kalabalık.
ite atsan yemez
‘çok kötü, berbat’ anlamında kullanılan bir söz.
ite ot, ata et vermek
ata et, ite ot vermek.
ithamda bulunmak
birini suçlamak.
iti ite kırdırmak
kötülüğü kötülük aracılığıyla ortadan kaldırmak.
itibar görmek
1) sayılmak, kendisine değer verilmek: ‘Bütün satıcılar onu tanıdık bir yüzle karşılıyorlardı ve her yerde aşırı bir itibar görüyorduk.’ –K. Bilbaşar. 2) aranmak, istenmek.
itibara almak
göz önünde tutmak, hesaba katmak.
itibardan düşmek
saygınlığını yitirmek.
itibarın sağ olsun
özellikle alışverişlerde kişiye güven duyulduğunda söylenen söz: ‘Paran kıtsa itibarın sağ olsun.’ –M. Ş. Esendal.
itidalini kaybetmek
aşırılığa kapılmak, soğukkanlılığını yitirmek.
itidalini muhafaza etmek
kendini aşırılığa kaptırmamak, kendini tutmak: ‘Fakat itidalinizi muhafaza etmek şartıyla haber verebilirim.’ –A. Gündüz.
itimat beslemek
güven duymak, güvenmek.
itimat telkin etmek
güven vermek.
itin götüne (kıçına) sokmak
kaba rezil etmek.
itin kuyruğunda
tkz. pek çok, pek bol.
itişip kakışmak
birbirini itmek: ‘Gecikme korkusuyla herkes itişip kakışmakta ise kimsenin aklına gelmez konuşmak.’ –R. Erduran.
ivme kazanmak
hızlanmak.
iyi etmek
1) iyileştirmek, hastalıktan kurtarmak; 2) uygun, yerinde bir davranışta bulunmak: ‘Biraz da etrafında olup bitenlere dikkat etsen iyi edersin.’ –A. M. Dranas. 3) argo soymak, parasını, malını almak.
iyi gelmek
1) yaramak: Ağrılarıma bu ilaç iyi geldi. 2) giyecek, üstüne olmak, uygun olmak: Palto üstüne iyi geldi. 3) uğurlu gelmek.
iyi gitmek
1) bir iş yolunda olmak; 2) yakışmak: Bu elbise size iyi gidiyor.
iyi gözle bakmamak
hakkında iyi düşünmemek.
iyi gün dostu olmak
sadece iyi günlerde görünmek.
iyi hoş (ama)
bir görüşe karşıt bir düşünceyi söylerken kullanılan bir söz.
iyi iş (doğrusu)
tkz. beğenilmeyen bir olay, bir durum karşısında şaşkınlığı anlatan bir söz.
iyi karşılamak
1) kabul etmek, beğenmek, benimsemek: ‘Belki babam, güvercinlerin satıldıklarını iyi karşılamayacaktır.’ –M. Ş. Esendal. 2) ilgi göstermek.
iyi ki
güzel bir rastlantı olarak, ne mutlu: ‘İyi ki o günkü acı ile ölmemişiz.’ –F. R. Atay.
iyi saatte olsunlar
cinler, periler: ‘Yuvarlak, şen yüzlü, zaman zaman ince ve alaylı ışıldayan bir tanesi iyi saatte olsunlar ile temasta olduğu zaman şaşılaşan kara gözlü, orta yaşlı bir kadın.’ –H. E. Adıvar.
iyiliği dokunmak
yararlı olmak, yararını görmek.
iyilik bilmek
kendisine yapılan iyiliği unutmamak.
iyilik görmek
maddi, manevi yardım görmek.
iyisi mi
yapılacak olanın en doğrusu, en uygun olanı: ‘İyisi mi, yüz vermemeli ve hatta danslara iştirak etmesine müsaade etmemeli, demiş.’ –R. N. Güntekin.
iyiye çekmek
bir düşünce veya olayı olumlu yönüyle değerlendirmek.
iyiye iyi, kötüye kötü demek
hatır için söz söylememek, dürüst olmak.
iz bırakmak
etkisini kalıcı duruma getirmek: ‘Her hareket yahut düşünce, hareket edenin veya düşünenin zihninde bir iz bırakır.’ –C. Meriç.
iz sürmek
1) izlemek, arkasından gitmek, takip etmek: ‘Sonradan onun da izini sürüp yerini buldum.’ –Y. K. Beyatlı. 2) av sırasında hayvanın ayak izlerine bakarak gittiği yeri bulmaya çalışmak.
izahatta bulunmak
izahat vermek.
izanı yok
anlayışsız, kavrama yeteneği zayıf.
izbandut gibi
çok iri, cüsseli (erkek): ‘Elin izbandut gibi herifiyle dövüşür müyüm?’ –M. Ş. Esendal.
izi belirsiz olmak
iz bırakmadan ortadan çekilmek.
izi silinmek
ortadan yok olmak, kaybolmak.
izin almak
bir şey yapmak için onay sağlamak: ‘Biz izin almadan çıkamazdık.’ –A. Kutlu.
izin çıkmak
bir şey yapmada serbest bırakılmak.
izin koparmak
güçlükle izin almak: ‘Kendisi belediyeden birkaç gün izin kopararak onları ziyaret edecekti.’ –R. N. Güntekin.
izine dönmek
esk. bir karar veya yargıdan geri dönmek, bir karardan vazgeçmek, rücu etmek.
izine düşmek
av hayvanlarının, gittiği yolu izleyerek arkalarından gitmek.
izine uymak
düşünce ve davranışlarını benimsemek.
izini kaybetmek
bir kimse hakkında bilgi alamamak.
izinli çıkmak
izin alarak belli bir süre için bir yerden ayrılmak: ‘İlk bakışta bana izinli çıkmış bir hasta bakıcı gibi göründü.’ –R. N. Güntekin.
izinli saymak
1) izin vermek; 2) mec. bir işte ayrı tutmak.
izlenim (izlemini) bırakmak (vermek)
etki bırakmak: ‘Görevlilerin edalı ve dıbır dıbır yürüyüşleri bir geçit töreni izlenimini verir.’ –S. Birsel.
izne çıkmak (ayrılmak)
bir iş yerinde üst makamların onayıyla belli bir süre için görevinden ayrılmak.
izole etmek
1) yalıtmak; 2) mec. yalnız bırakmak.
izzetinefsine dokunmak
1) onuruna dokunmak; 2) gücüne gitmek: ‘Terk edilmiş hâli izzetinefsime dokunuyor fakat onu hiç yadırgamıyorum.’ –A. Ş. Hisar.
izzetinefsine yedirememek
onursuz kalmayı kabul edememek, düşkünlüğü veya zavallılığı reddetmek: ‘Otele gidip de aptalcasına beklemeyi, yürek çarpıntılarıyla kapıyı gözetlemeyi izzetinefsime yediremiyorum.’ –R. H. Karay.
ıcığını cıcığını çıkarmak
incelenmemiş, elden geçirilmemiş hiçbir yerini bırakmamak, en küçük ayrıntısına kadar incelemek, didik didik etmek: ‘Allah’ın bildiğini kuldan ne saklamalı, ilk önce aklımdan bazı çirkin şüpheler geçer gibi olmuştu. Hastanenin ıcığını cıcığını çıkarmıştım.’ –R. N. Güntekin.
ıcığını cıcığını sormak
bir kimsenin soyunu sopunu, huyunu suyunu iyice öğrenmek için araştırmak.
ığrıp çekmek
balık yakalamak için atılmış ığrıbı yukarı çıkarmak.
