Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

işler arapsaçına dönmek

işler çok karmaşık bir hâl almak: ‘İşler arapsaçına döner ve doğacak arbedeleri de önlemenin çaresi bulunmaz.’ –K. Korcan.

işler becermek

zararlı, gizli işler yapmak.

islim tutmak

gerekli koşulların olgunlaşmasını beklemek.

ismi (bile) olmamak

adı (bile) olmamak.

ismi çıkmak

adı çıkmak: ‘Ama siz ecnebiler ismi çıkmış yerlerden hoşlanırsınız.’ –S. F. Abasıyanık.

ismi geçmek

adı geçmek.

ismi gibi bilmek

adı gibi bilmek.

ismi lazım değil

‘adının anılması gerekmiyor’ anlamında kullanılan bir söz.

ismi var cismi yok

1) sözü edilen ancak gerçekte var olmayan; 2) adı olmasına karşın görevini, etkinliğini yerine getirmeyen.

ismini bağışlamak

adını bağışlamak.

ismini cismini almak

adını, kimliğini belirleyip kaydetmek: ‘Fabrika sahibinin ismini cismini aldı.’ –S. F. Abasıyanık.

ismini cismini bilmemek

tanımamak.

işportaya düşmek

değerini yitirmek, herkes tarafından kullanılmak.

israfa kaçmak

gereksiz yere aşırı harcamalarda bulunmak.

iştah açmak

yemek isteğini artırmak.

iştah kapamak (kesmek)

yemek isteğini azaltmak.

iştaha gelmek

arzulamak.

iştahı kapanmak (kesilmek)

yemek isteği yok olmak: ‘Doktor muayenesine gitmek için aldığı her randevunun ardından korkudan iştahı kesiliyordu.’ –S. Erez.

iştahı olmak

yemek isteği fazla olmak.

iştahı yerinde olmak

yemesi, içmesi ve yaşaması düzenli olmak.

istasyon yapmak

duraklamak, beklemek: ‘Bir geçitte bir dakika kadar istasyon yaparak geçit bekçisiyle yârenlik ettik.’ –R. N. Güntekin.

istavroz çıkarmak

haç çıkarmak: ‘Lanet kelimesini her anışında istavroz çıkarıyordum.’ –N. Meriç.

istediği gibi at koşturmak (oynatmak)

keyfince, istediği gibi davranmak.

istek duymak

bir şeye karşı eğilim duymak, arzulamak.

istek uyandırmak

istemesine, arzu duymasına yol açmak: ‘İnsanda ille de saçını, yanağını okşamak isteğini uyandıran güzel kız çocuklarını andırırdı.’ –N. Cumalı.

işten (bile) değil

çok kolay: ‘… gürültüler ve rezaletler çıkarmak onun için işten bile değildi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

işten el çektirmek

görevden uzaklaştırmak.

işten güçten kalmak

herhangi bir sebeple çalışmamak, çalışamamak: ‘Oraya kadar sürüklenmek, hanlarda birçok para harcamak, günlerce işten güçten kalmak köylülerin gözünü yıldırır.’ –H. E. Adıvar.

işten güçten vakit bulamamak

çok yoğun çalıştığı için zaman ayıramamak.

istifayı basmak

herhangi bir sebeple görevinden ani bir kararla çekilmek.

istifini bozmamak

aldırış etmeyip durum ve davranışını değiştirmemek: ‘Adamcağız o akşam, arkasından bir bisiklet çıngırağı duymuş fakat istifini bozmamıştı.’ –H. E. Adıvar.

istihareye yatmak

girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını göreceği rüyadan anlamak için abdest alıp dua okuyarak uyumak: ‘İstihareye yatmazsın / Doğruca yola girmezsin’ –Halk türküsü.

istikamet vermek

yön vermek, yöneltmek: ‘Son otuz senede tarihe nasıl bir istikamet verdiğimizi görüyorum.’ –Y. K. Beyatlı.

istikrar bulmak

1) karar kılmak; 2) yerleşmek.

istim üstünde olmak

1) buharla işleyen araçlar kalkmaya hazır duruma gelmek: ‘Gemi istim üstünde, kalkması yakın. Demir almak için süvari bekleniyordu.’ –Z. Selimoğlu. 2) mec. hemen gidecek durumda bulunmak.

istirhamda bulunmak

istirham etmek.

iştiyak duymak

göreceği gelmek, özlemek.

isyan bayrağı (bayrağını) açmak (çekmek)

karşı gelmek, başkaldırmak: ‘Demek ki bunca senelik kuzu gibi yumuşak başlı karısı da nihayet isyan bayrağını açmıştı.’ –M. Ş. Esendal. ‘Yeniçeriler bunu uğursuzluk telakki edip paşaya isyan bayrağı çektiler.’ –İ. O. Anar.

isyanları oynamak

isyan etmek.

it dişi domuz derisi

sevilmeyen iki kişi arasındaki anlaşmazlıktan duyulan hoşnutluğu anlatan bir söz.

it gibi çalışmak

çok çalışmak, yorulmak.

it izi at izine karışmak

at izi it izine karışmak.

it ölüsü gibi

çok ağır.

it sürüsü kadar

hkr. çok kalabalık.

ite atsan yemez

‘çok kötü, berbat’ anlamında kullanılan bir söz.

ite ot, ata et vermek

ata et, ite ot vermek.

ithamda bulunmak

birini suçlamak.

iti ite kırdırmak

kötülüğü kötülük aracılığıyla ortadan kaldırmak.

itibar görmek

1) sayılmak, kendisine değer verilmek: ‘Bütün satıcılar onu tanıdık bir yüzle karşılıyorlardı ve her yerde aşırı bir itibar görüyorduk.’ –K. Bilbaşar. 2) aranmak, istenmek.

itibara almak

göz önünde tutmak, hesaba katmak.

itibardan düşmek

saygınlığını yitirmek.

itibarın sağ olsun

özellikle alışverişlerde kişiye güven duyulduğunda söylenen söz: ‘Paran kıtsa itibarın sağ olsun.’ –M. Ş. Esendal.

itidalini kaybetmek

aşırılığa kapılmak, soğukkanlılığını yitirmek.

itidalini muhafaza etmek

kendini aşırılığa kaptırmamak, kendini tutmak: ‘Fakat itidalinizi muhafaza etmek şartıyla haber verebilirim.’ –A. Gündüz.

itimat beslemek

güven duymak, güvenmek.

itimat telkin etmek

güven vermek.

itin götüne (kıçına) sokmak

kaba rezil etmek.

itin kuyruğunda

tkz. pek çok, pek bol.

itişip kakışmak

birbirini itmek: ‘Gecikme korkusuyla herkes itişip kakışmakta ise kimsenin aklına gelmez konuşmak.’ –R. Erduran.

ivme kazanmak

hızlanmak.

iyi etmek

1) iyileştirmek, hastalıktan kurtarmak; 2) uygun, yerinde bir davranışta bulunmak: ‘Biraz da etrafında olup bitenlere dikkat etsen iyi edersin.’ –A. M. Dranas. 3) argo soymak, parasını, malını almak.

iyi gelmek

1) yaramak: Ağrılarıma bu ilaç iyi geldi. 2) giyecek, üstüne olmak, uygun olmak: Palto üstüne iyi geldi. 3) uğurlu gelmek.

iyi gitmek

1) bir iş yolunda olmak; 2) yakışmak: Bu elbise size iyi gidiyor.

iyi gözle bakmamak

hakkında iyi düşünmemek.

iyi gün dostu olmak

sadece iyi günlerde görünmek.

iyi hoş (ama)

bir görüşe karşıt bir düşünceyi söylerken kullanılan bir söz.

iyi iş (doğrusu)

tkz. beğenilmeyen bir olay, bir durum karşısında şaşkınlığı anlatan bir söz.

iyi karşılamak

1) kabul etmek, beğenmek, benimsemek: ‘Belki babam, güvercinlerin satıldıklarını iyi karşılamayacaktır.’ –M. Ş. Esendal. 2) ilgi göstermek.

iyi ki

güzel bir rastlantı olarak, ne mutlu: ‘İyi ki o günkü acı ile ölmemişiz.’ –F. R. Atay.

iyi saatte olsunlar

cinler, periler: ‘Yuvarlak, şen yüzlü, zaman zaman ince ve alaylı ışıldayan bir tanesi iyi saatte olsunlar ile temasta olduğu zaman şaşılaşan kara gözlü, orta yaşlı bir kadın.’ –H. E. Adıvar.

iyiliği dokunmak

yararlı olmak, yararını görmek.

iyilik bilmek

kendisine yapılan iyiliği unutmamak.

iyilik görmek

maddi, manevi yardım görmek.

iyisi mi

yapılacak olanın en doğrusu, en uygun olanı: ‘İyisi mi, yüz vermemeli ve hatta danslara iştirak etmesine müsaade etmemeli, demiş.’ –R. N. Güntekin.

iyiye çekmek

bir düşünce veya olayı olumlu yönüyle değerlendirmek.

iyiye iyi, kötüye kötü demek

hatır için söz söylememek, dürüst olmak.

iz bırakmak

etkisini kalıcı duruma getirmek: ‘Her hareket yahut düşünce, hareket edenin veya düşünenin zihninde bir iz bırakır.’ –C. Meriç.

iz sürmek

1) izlemek, arkasından gitmek, takip etmek: ‘Sonradan onun da izini sürüp yerini buldum.’ –Y. K. Beyatlı. 2) av sırasında hayvanın ayak izlerine bakarak gittiği yeri bulmaya çalışmak.

izahatta bulunmak

izahat vermek.

izanı yok

anlayışsız, kavrama yeteneği zayıf.

izbandut gibi

çok iri, cüsseli (erkek): ‘Elin izbandut gibi herifiyle dövüşür müyüm?’ –M. Ş. Esendal.

izi belirsiz olmak

iz bırakmadan ortadan çekilmek.

izi silinmek

ortadan yok olmak, kaybolmak.

izin almak

bir şey yapmak için onay sağlamak: ‘Biz izin almadan çıkamazdık.’ –A. Kutlu.

izin çıkmak

bir şey yapmada serbest bırakılmak.

izin koparmak

güçlükle izin almak: ‘Kendisi belediyeden birkaç gün izin kopararak onları ziyaret edecekti.’ –R. N. Güntekin.

izine dönmek

esk. bir karar veya yargıdan geri dönmek, bir karardan vazgeçmek, rücu etmek.

izine düşmek

av hayvanlarının, gittiği yolu izleyerek arkalarından gitmek.

izine uymak

düşünce ve davranışlarını benimsemek.

izini kaybetmek

bir kimse hakkında bilgi alamamak.

izinli çıkmak

izin alarak belli bir süre için bir yerden ayrılmak: ‘İlk bakışta bana izinli çıkmış bir hasta bakıcı gibi göründü.’ –R. N. Güntekin.

izinli saymak

1) izin vermek; 2) mec. bir işte ayrı tutmak.

izlenim (izlemini) bırakmak (vermek)

etki bırakmak: ‘Görevlilerin edalı ve dıbır dıbır yürüyüşleri bir geçit töreni izlenimini verir.’ –S. Birsel.

izne çıkmak (ayrılmak)

bir iş yerinde üst makamların onayıyla belli bir süre için görevinden ayrılmak.

izole etmek

1) yalıtmak; 2) mec. yalnız bırakmak.

izzetinefsine dokunmak

1) onuruna dokunmak; 2) gücüne gitmek: ‘Terk edilmiş hâli izzetinefsime dokunuyor fakat onu hiç yadırgamıyorum.’ –A. Ş. Hisar.

izzetinefsine yedirememek

onursuz kalmayı kabul edememek, düşkünlüğü veya zavallılığı reddetmek: ‘Otele gidip de aptalcasına beklemeyi, yürek çarpıntılarıyla kapıyı gözetlemeyi izzetinefsime yediremiyorum.’ –R. H. Karay.

ıcığını cıcığını çıkarmak

incelenmemiş, elden geçirilmemiş hiçbir yerini bırakmamak, en küçük ayrıntısına kadar incelemek, didik didik etmek: ‘Allah’ın bildiğini kuldan ne saklamalı, ilk önce aklımdan bazı çirkin şüpheler geçer gibi olmuştu. Hastanenin ıcığını cıcığını çıkarmıştım.’ –R. N. Güntekin.

ıcığını cıcığını sormak

bir kimsenin soyunu sopunu, huyunu suyunu iyice öğrenmek için araştırmak.

ığrıp çekmek

balık yakalamak için atılmış ığrıbı yukarı çıkarmak.

Sayfa 61 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü