ihtiyatlı bulunmak
beklenmedik sonuçlara karşı hazırlıklı olmak.
ihtiyatlı davranmak
uyanık olmak, düşünerek davranmak: ‘Benim soyulmaya değer bir şeyim olduğu kimsenin aklına gelmezdi ama yine de ihtiyatlı davranmak lazımdı.’ –H. E. Adıvar.
ikbali sönmek
daha önce iyi olan durumu veya işi bozulmak.
iki ahbap çavuş
şaka her yerde hep birlikte görülen, birbirinden ayrılmayan iki arkadaş.
iki arada bir derede (kalmak)
sıkışık, zor şartlar altında (kalmak).
iki arada kalmak
birbirine karşıt iki kişi arasında ne yapacağını bilemeyerek şaşırmak.
iki ateş arasında kalmak
zor bir durumda karar verememek.
iki ayağını bir pabuca sokmak
birini bir işi hemen yapması için çok sıkıştırmak: ‘Nerelerdesiniz, İhsan Bey? Hem sabah sabah iki ayağımı bir pabuca sokuyorsunuz hem ortalarda görünmüyorsunuz.’ –A. İlhan.
iki büklüm olmak
1) yorgunluk, hastalık, yaşlılık vb. nedenlerle beli bükülmek, öne doğru eğilmek: ‘İnsanlar iki büklüm olup düştükleri konduların içinde dozer kasnaklarının sesiyle irkildiler.’ –L. Tekin. 2) mec. riyakârlık, dalkavukluk, gerçek olmayan saygı vb. nedenlerle iki kat olup öne eğilmek: ‘Değil bu yerlerin başkanına hatta hademesine saygılarını sunmak için iki büklüm olurlar.’ –H. Taner.
iki cami arasında kalmış beynamaz
iki yoldan hangisini tutacağını şaşırmış kimse.
iki çift laf (lakırtı veya söz) etmek
1) birkaç söz söylemek: ‘O, keyfini etsin; karşılaştığı bir ahbapla iki çift lakırtı etsin de siz ne olursanız olun.’ –N. Ataç. 2) bir araya gelerek sohbet etmek.
iki dirhem bir çekirdek
çok güzel ve özenli giyinmiş: ‘İki dirhem bir çekirdek kadınların başlarında şemsiye, ellerinde de yelpaze.’ –S. Birsel.
iki eli (birinin) yakasında olmak
kıyamette ondan davacı olmak: ‘Babanın kanını yerde korsan öteki dünyada iki elim yakanda diye kışkırtmıştı.’ –O. Kemal.
iki eli (kızıl) kanda olsa
‘elindeki iş ne kadar önemli olursa olsun’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Eğer gece vakti hekim lazım olursa sen benim pencerenin altına gel, bir nara bas, iki elim kızıl kanda olsa yetişirim.’ –H. Taner.
iki eli böğründe kalmak
çaresiz kalıp ne yapacağını bilememek.
iki eli şakaklarında düşünmek
derin derin düşünmek.
iki eli yanına gelmek
ölmek.
iki elim yanıma gelecek
doğru söylendiği kanıtlanmak istendiğinde ‘öleyim ki doğru söylüyorum’ anlamında kullanılan bir söz.
iki gözü iki çeşme
1) sürekli ağlar durumda. 2) sürekli ağlayan.
iki gözü iki çeşme ağlamak
sürekli veya çok ağlamak: ‘Sen gittin de aylarca yas tuttu, iki gözü iki çeşme ağladı.’ –Y. Kemal.
iki hırtı, bir pırtı
aşırı yoksulluğu anlatan bir söz: ‘Getirdiğimiz iki hırtı, bir pırtıyla bu ev döşenmez.’ –H. R. Gürpınar.
iki karpuzu bir koltuğa sığdırmak
aynı anda iki işi veya görevi yapmak.
iki kat olmak
iki büklüm olmak: ‘Ali, birdenbire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrı ile iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu.’ –S. F. Abasıyanık.
iki kere iki dört eder
‘gerçekliğinden şüphe edilmeyecek kadar açık’ anlamında kullanılan bir söz.
iki lafı (sözü) bir araya getirememek
düşündüğünü doğru dürüst ifade edememek.
iki lakırtı etmek
iki çift laf etmek: ‘Genç olduk, ihtiyar olduk, şu adama sor bakalım, bir gün, bir saatçik olsun oturup benimle iki lakırtı etmiş midir?’ –M. Ş. Esendal.
iki lakırtıyı bir araya getirmek
meramını kısaca, düzgün ve açık bir biçimde anlatmak: ‘Kız bir türlü iki lakırtıyı bir araya getirip kendini müdafaa edemediği için lalanın başı derde girmemiş oluyordu.’ –R. N. Güntekin.
iki paralık olmak
değerini yitirmek: ‘Herifi enseleyemezsem diye, aklı başından gidiyordu. Mahalledeki on beş yıllık bekçilik haysiyeti iki paralık olacaktı.’ –S. Kocagöz.
iki rahmetten (iyilikten) biri
‘çok acı çeken ağır hastalar için ya iyileşsin ya ölüp kurtulsun, böyle çekmesin’ anlamında kullanılan iyi dilek sözü.
iki satır laf etmek (konuşmak)
dostça biraz söyleşmek.
iki seksen uzanmak
alay bir çarpma, vurma sonucu boylu boyunca serilmek.
iki söz bir pazar
‘uzun boylu pazarlık etmeden’ anlamında kullanılan bir söz.
iki ucu boklu değnek
kaba ne yönden bakılırsa bakılsın çözülmesi çok güç iş veya durum.
iki ucunu bir araya getirememek
gelirle gideri denkleştirememek, işleri düzene koyamamak.
iki yakası bir araya gelmemek
geçim sıkıntısından bir türlü kurtulamamak, borçtan kurtulamamak.
iki yakasını bir araya getirememek
maddi sıkıntıdan kurtulup rahata erememek: ‘Burada kızlar çok pahalıdır. Evlenen adam kolay kolay iki yakasını bir araya getiremez. Kızın bütün sülalesine hatırı sayılır hediyeler sunmak şarttır.’ –B. R. Eyuboğlu.
ikilemde kalmak
iki şey arasında karar verememek.
ikileme düşmek
karar verememek.
ikili oynamak
1) karşı olan yanlardan hem birini hem öbürünü destekler görünmek; 2) at yarışlarında birinci ile ikinciyi tahmin edip para yatırmak.
ikinci baharı yaşamak
ileri yaşlarda mutluluk, refah ve esenlik içinde bulunmak.
ikinci gelmek
bir yarışmada birinciden sonraki dereceyi almak.
ikinci plana düşmek
bir kimsenin veya topluluğun gözünde eski önemini, değerini yitirmek: Yanlış tutumu yüzünden ikinci plana düştü.
ikindiden sonra dükkân açmak
bir işe başlamakta geç kalmak.
ikişer olmak
ikişer ikişer sıraya dizilmek: ‘Arkadan hâkî esvaplı, ikişer olmuş rüştiye çocukları bağrışarak kaynaşıyorlardı.’ –Ö. Seyfettin.
ikisi bir kapıya çıkmak
aynı sonuca varmak, aynı sonucu doğurmak.
ikiz doğurmak
1) ikiz bebek dünyaya getirmek; 2) mec. herhangi bir işte çok sıkıntı çekmek.
ikrah getirmek
tiksinmeye, iğrenmeye başlamak.
ikram görmek
ağırlanmak: ‘Mal müdürü, vergi kâtibi, evkaf memuru gibi her zaman işinin düşeceği nüfuzlu adamlarla senli benli konuşur, odalarına uğradıkça başköşede ikram görürdü.’ –R. H. Karay.
ikrar vermek
söz vermek: ‘İkrar verdi cahil gönlüm inandı / Seherin yelleri esti gelmedi’ –Karacaoğlan.
iktidardan düşmek
1) devlet yönetiminde yetkiyi başka bir partiye bırakmak zorunda kalmak; 2) cinsel gücü azalmak.
ilaç gibi
işe yarar, her derde deva.
ilaç gibi gelmek
1) iyileşmeyi veya çözümü kolaylaştırmak; 2) rahatlatmak, huzura kavuşturmak: ‘Böylesi zor bir iş için çalışmak bana ilaç gibi geliyordu.’ –C. Uçuk.
ilaç için olsun
bir şeyin hiç bulunmadığını anlatmak için kullanılan bir söz: ‘Silifke’de dalmaya başladılar ama bir gün, iki gün, on gün, denizde ilaç için olsun tek bir sünger bulamadılar.’ –Halikarnas Balıkçısı.
ilaç için yok
hiç yok.
ilah gibi
çok yakışıklı (erkek).
ilan vermek
çeşitli basın yayın organlarıyla bir durumu duyurmak, açıklamak: ‘Dün, bütün akşam gazetelerine ilan verdim.’ –Ö. Seyfettin.
iler tutar yeri olmamak (kalmamak)
çok dağınık, kötü, bozuk veya berbat bir duruma gelmek: ‘Mamafih, artık iler tutar yeri kalmayan paltosunu eskiciye satmak suretiyle bu kararını biraz daha uzattı.’ –H. Taner.
ileri almak
1) öne almak; 2) saati önceki vakte almak, öne ayarlamak.
ileri atılmak (çıkmak)
öne doğru çıkmak.
ileri geçmek
1) öne geçmek; 2) üstün bir makama geçmek.
ileri geri etmemek
uzun boylu tartışmamak, sorgu sual etmemek: ‘Hiç pazarlığa sorguya kalkışmadan, hiç ileri geri etmeden dayağa başladılar, vurduklarını da attan aşağı yıktılar.’ –M. Ş. Esendal.
ileri geri konuşmak (söz etmek, laflar etmek)
yersiz ve gönül kıracak biçimde konuşmak: ‘Şoför yolda ileri geri konuştu.’ –L. Tekin.
ileri gitmek
1) söz ve davranışta ölçü dışına çıkmak, gereksiz, aşırı davranışta bulunmak: ‘Hatta daha ileriye giderek başka ve daha tuhaf şeyler düşündüm.’ –S. F. Abasıyanık. 2) ilerlemek, gelişmek: ‘Hiçbir medeniyet bütün alanlarda başka bir medeniyetten daha ileri gittiğini iddia edemez.’ –C. Meriç.
ileri götürmek
bir durum veya davranışta ölçüyü aşmak: ‘Ukalalığı daha da ileri götürmüştü.’ –S. F. Abasıyanık.
ileri sürmek
1) öne doğru yürütmek; 2) bir düşünceyi veya tasarıyı önermek, serdetmek: ‘Ne var ki sihirbaz parayı geri vermedi. Çünkü işin aslını bildiğini ileri sürüyordu.’ –İ. O. Anar.
ileri varmak
ileri gitmek.
ilerisini gerisini düşünmemek
sonucun ne olacağını hesaplamamak.
ilerisini gerisini hesaplamamak
herhangi bir konuda çok ve ayrıntılı düşünmeden hareket etmek, tedbirsizce, ihtiyarsızca davranmak.
ileriyi görmek
uzağı görmek.
iletişim kurmak
bilgi, haber vb. alışverişi yapmak: ‘Falih Rıfkı Atay da düşünen ve iyi iletişim kuran bir insandı.’ –R. Erduran.
ilgi çekmek (uyandırmak)
çevresinde ilgiyi, dikkati ve merakı üzerine toplamak, alaka çekmek, alaka toplamak veya alaka uyandırmak: ‘Öyle bir renk olmalı ki hemen karşıdan hem ilgi uyandırmalı hem de insan etkilenmeli.’ –M. İzgü.
ilgi duymak
bir işe, bir olaya, bir kimseye önem vermek, yakınlık duymak: ‘Yeni istidatlara her zaman ilgi duyan bir büyük sanatçı idi.’ –C. Uçuk.
ilgi görmek
ilgi çekmek.
ilgi göstermek
ilgisini esirgememek, belli etmek: ‘Eski gardiyan boş gözlerle bakıyor, en küçük bir ilgi göstermiyordu.’ –O. Kemal.
ilgi toplamak
1) ilgisini yoğunlaştırmak, belli etmek; 2) ilgi görmek.
ilgisini çekmek
ilgisini, dikkatini ve merakını üzerinde toplamak, alaka duymak: ‘İki üç ders içinde ilgisini çeken bir öğrenci olmuştum.’ –Y. Z. Ortaç.
ilgisini kesmek
bir kimse veya şeyle bütün bağlarını koparmak, ilişkisi kalmamak, alakayı kesmek: ‘Çocuğu babasına bırakıp kendisi erkekle ilgisini keser ve familyasının yanına döner.’ –F. R. Atay.
ilham almak
esinlenmek.
ilham etmek (vermek)
içe doğmasına sebep olmak, esindirmek: ‘Osmanlı müverrihleri, acı tecrübelerin ilham ettiği bu insafsız hükümlere elbette ki itibar etmeyeceklerdi.’ –C. Meriç.
iliği kemiği donmak
çok üşümek.
iliği kemiği ısınmak
üşümüşken vücudu iyice ısınmak.
iliğine (iliklerine) kadar
iyice, en son sınırına dek: ‘Ilık bir mart güneşi, iliklerine kadar ısınıyor insan.’ –O. V. Kanık.
iliğine işlemek (geçmek)
1) çok ıslanmak: ‘Korunaklı sandığım köşe o kadar da korunaklı değildi. Yağmur iliklerime kadar işlemişti’ –S. Dölek. 2) çok üşümek; 3) bütün varlığını kaplamak, çok etkilenmek: ‘En büyük payın yine de Celile’nin iliklerine işlemiş korkusu olacağını zannederim.’ –R. N. Güntekin.
iliğine kadar ıslanmak
çok ıslanmak: ‘İliklerine kadar da ıslanmış ve soğuk almış.’ –N. F. Kısakürek.
iliğini kemirmek
1) çok etkilemek; 2) sömürmek.
iliğini kurutmak
canından bezdirecek kadar sıkıntı vermek.
ilik gibi
1) çok lezzetli, iyi pişmiş (et); 2) argo çok güzel, istek uyandıran (kadın veya kız).
iliklerinde duymak
benliğinde yoğun bir biçimde hissetmek.
ilişiği kalmamak
var olan ilgisi, bağlılığı artık olmamak: Onunla hiçbir ilişiğim kalmadı.
ilişiğini kesmek
hiçbir ilgisi kalmamak, bağlantılarını koparmak.
ilkel kalmak
gelişmemek, ilk durumunda kalmak.
illallah dedirtmek
bezdirmek, usandırmak.
illallah demek (etmek)
usanmak, bıkmak, bezmek.
ilmik atmak
ilmik yapmak.
ilmini almak
bir işin özelliklerini, işleyişini, en ince ayrıntılarına kadar iyice öğrenmek.
iltibasa yol açmak
karışıklığa sebep olmak.
iltizam etmek
keseneğe almak.
imamın abdest suyu gibi
soğuk veya sıcak olması gerekirken ılık olan içecekler için kullanılan bir söz.
imamkayığına binmek
ölü tabut içinde veya sal üzerinde mezarlığa götürülmek.
iman getirmek
1) gönül rızasıyla Müslümanlığı kabul etmek; 2) yürekten inanmak: ‘Onun özveri, alçak gönüllülük taşan yüzünü görünce hayatın sadece bir para çekişmesi olmadığına iman getirir, ferahlardınız.’ –H. Taner.
