için için gülmek (gülümsemek)
belli etmeden, gizli gizli gülmek: ‘Belki tramvayda, vapurda yan yana giderken, o ona için için gülmüştür, belki de alay etmiştir.’ –N. Hikmet.
için için kaynamak
aşırı heyecan, gözü peklik ve hareket içindeyken bunu belli etmemek.
için için yanmak
1) ateşin yanması sürmek, farkına varılmadan yanmak: ‘Pamuk için için yanıyor, zaman zaman küçük parıltılar çıkarıyordu.’ –A. Kutlu. 2) mec. dışa vurmadan çok üzülmek.
içinde kaybolmak
1) göze çarpmamak: ‘Fakat götürdükleri eşya da kendileri de koca köşkün içinde kayboldular.’ –R. N. Güntekin. 2) giysi çok büyük gelmek; 3) beklenen sonuca ulaşamamak.
içinde olmak
1) herhangi bir özellik yaradılışında var olmak; 2) hevesli, istekli olmak.
içinden bir şeyler kopmak
içi ezilmek: ‘İdris Bey atına binip köyden ayrılırken içlerinden bir şeyler koptu.’ –Y. Kemal.
içinden geçirmek
bir şeyi yapmayı düşünmek.
içinden geçmek
düşünmek, aklından geçmek: ‘İçinden geçip de bir türlü açığa vuramadığı sözleri, şimdi ezberlenmiş bir nutuk veya bir dua hâlinde söylüyordu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
içinden gelmek
bir şeyi yapmak için içten bir istek duymak: ‘Yüzüne bakmak istemiyordum, onu aşağılamak istediğimden değil içimden öyle geliyordu.’ –A. Ümit.
içinden kan gitmek
içi kan ağlamak: ‘Şu kadıncağıza öyle acıyorum ki içimden kan gidiyor.’ –O. Kemal.
içinden konuşmak
kimsenin duymayacağı kadar yavaş sesle konuşmak.
içinden okumak
1) ses çıkarmadan okumak; 2) argo sessiz bir biçimde sövmek.
içinden yanmak
çok istemek, sabırsızlık göstermek: ‘Yanımızdan bir ayak evvel kaçmak için içinden yanıyor.’ –H. E. Adıvar.
içine almak
kapsamak.
içine ateş atmak
aşırı acı, sıkıntı veya üzüntü verecek davranışta bulunmak: ‘Nazmiye’nin içine avuçla ateş atıp evden içeri giriyor ama başını kaldırıp pencereye bakmıyordu.’ –O. Kemal.
içine ateş düşmek
büyük bir acı ve üzüntünün etkisi altına girmek: ‘Pamuk zamanı gelince, köylüler Toros’tan pamuğa dökülünce içine bir ateş düştü, duramaz oldu.’ –Y. Kemal.
içine atmak
1) sıkıntısını kimseye belli etmemek; 2) yapılan bir kötülüğe karşı sesini çıkarmamakla birlikte, bunu unutmamak.
içine baygınlıklar çökmek
sıkıntı, fenalık basmak: ‘Şevki, ekmek öpüp çocukları üzerine yemin ettikçe onun içine baygınlıklar çöküyordu.’ –M. Ş. Esendal.
içine çekilmek (kapanmak)
çevresindeki kişilerle ilgi kurmamak, duygularını kimseye açmamak: ‘O sene çok içine çekilmiş, daima boş vakti kütüphanede geçen ağır bir talebe vaziyetini almıştı.’ –H. E. Adıvar.
içine çekmek
1) soluk almak; 2) mec. bilincine varmak, anlamak: ‘Bu barut kokulu alçaklık ve zorbalık havasını uzun uzun, derin derin içine çekti.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
içine daralma gelmek
sıkıntı basmak, sıkılmak: ‘Hava kararmaya yüz tutunca, içine bir daralma geliyor çocuğun.’ –A. Kulin.
içine dert olmak
bir şeyi yapamamaktan dolayı üzülmek.
içine doğmak
bir işin olacağını veya olduğunu hiçbir belirtiye dayanmadan önceden sezinlemek, malum olmak: ‘Bunu git hocadan sor, elbette benden, senden önce o cennetlik kişinin içine doğmuştur.’ –R. H. Karay.
içine dokunmak
dertlendirmek, üzmek.
içine fenalık gelmek (basmak)
ruhu daralmak, sıkılıp bunalmak: ‘İçine fenalıklar basmaya başladı; bir kere rezil olmuşlardı mahalleye.’ –A. Kulin.
içine hüzün çökmek
kederlenmeye, hüzünlenmeye başlamak: Eski bayramlar gibi olmuyor, hüzün çöküyor içimize.
içine işlemek
duygulanmak, etkilenmek, dokunmak: ‘Kızın pembe beyaz yanakları, simsiyah kaşı, gözü içine işlemişti.’ –O. Kemal.
içine kurt düşmek
kendisine zararı dokunacak bir durum meydana geleceğinden kuşkulanmak: ‘Kız geçen cuma, pazardan geç geldiğinden beri esasen içine kurt düşmüştü.’ –H. E. Adıvar.
içine kuşku çökmek
içten içe şüphesi yoğunlaşmak.
içine oturmak
çok etkilenmek, çok üzülmek.
içine sinmek
1) isteğince olduğu için huzur ve mutluluk duymak: ‘Uykusundan esneye gerine çıkar, içine sinmiş rüyalardan hafif hafif sıyrılırdı.’ –A. Ş. Hisar. 2) içi rahat etmek: ‘Düğünümde bulunmazsan gelinliğim içime sinmeyecek, diyor.’ –R. N. Güntekin.
içine su serpilmek
ferahlamak.
içine tükürmek
bir şeyi bozup berbat etmek: ‘Ne zaman ki sen ve senin gibiler ilk dönüme pey sürdünüz, bizler de dalaverenin içine tükürdük.’ –T. Buğra.
içini açmak
derdini anlatmak, içini dökmek: ‘Rabia elinden gittikten dört beş ay sonra imama verdiği söze rağmen yavaş yavaş komşulara içini açmak istedi.’ –H. E. Adıvar.
içini bayıltmak (kıymak)
1) tatlı, ağır gelip artık yiyememek; 2) mec. çok konuşarak veya ağır davranarak birini usandırmak; 3) mec. yoğun olarak hissetmek: ‘Bu bahçede insanın içini bayıltan hanımeli, gül ve salkım kokuları binbir ot kokusuna karışıyordu.’ –H. E. Adıvar.
içini boşaltmak
1) sıkıntı ve derdini söylemek: ‘Psikanalistler, insanı nasıl itiraf ettirerek içini boşaltmak suretiyle tedavi ederlerse, sanat eserleri de aşağı yukarı aynı rolü oynarlar.’ –M. Kaplan. 2) öfkesini açığa vurmak; 3) banka, şirket vb.ni yasal görüntü verip soymak.
içini çekmek
iç çekmek: ‘Öyle ağlıyor ki ben de içimi çeke çeke onu teselli etmeye çalışıyorum.’ –A. Ağaoğlu.
içini çürütmek
ruhunu karartmak, bezdirmek, yıldırmak: ‘Bazı alametler büsbütün içimi çürüttü.’ –R. N. Güntekin.
içini dökmek
1) derdini anlatmak, iç dünyasındaki duygu ve düşüncelerini bir bir anlatmak: ‘Rakım güldü, bu manastır kaçkını eski gâvura içini dökmekten lezzet alıyordu.’ –H. E. Adıvar. 2) ferahlamak, rahatlamak: ‘Bu yazıyı niçin yazıyorum? Biraz içimi dökmek, bir parçacık olsun ferahlamak istiyorum.’ –O. V. Kanık.
içini dondurmak
şaşırtmak, ürpertmek: ‘Benden bu denli emin olması içimi dondurdu.’ –R. Mağden.
içini ezmek
üzüntüsünü, sıkıntısını duymak: ‘Şimdi duyduğum suçluluğa karışan özlem içimi eziyor.’ –E. Bener.
içini ısıtmak
hoş, güzel bir şey hoşluk duygusu yaratmak, coşku vermek.
içini karartmak
bunalıma veya sıkıntıya sokmak, endişeye düşürmek: ‘Annesini yanına aldığı günlerdeki mutsuzluğum hâlâ içimi karartıyor.’ –E. Bener.
içini kemirmek
bir üzüntüden rahatsızlık duymak, tedirgin olmak.
içini kurt yemek (kemirmek)
sürekli bir kaygı içinde bulunmak.
içini parçalamak (parça parça etmek)
çok üzülmek, aşırı derecede sıkılıp harap olmak: ‘İçini parça parça etmekle beraber Azize’nin feryadı ona tabii gelmeye başlamıştı.’ –H. E. Adıvar.
içini sıkmak
sıkıntı vermek: ‘Fakat bu lakırtı Rabia’nın içini sıkar.’ –H. E. Adıvar.
içini yakmak
çok üzülmek: ‘Fakat küçüklerin bahçede ağlamaları o kadar içimi yaktı ki kendi kendime hiç kocaya varmamaya yemin ettiğimi hatırlıyorum.’ –H. E. Adıvar.
içini yemek
çok üzülmek: ‘Ahmet Kerim, o gün bu kaygı ile içini yedi durdu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
içinin ateşi küllenmek
sıkıntıdan kurtulmak: ‘İçimin ateşi hiç küllenmedi. Seneler geçtikçe daha alevleniyor. Evlat acısı bu …’ –H. R. Gürpınar.
içinin yağı erimek
telaş veya kaygı ile üzülmek: ‘İçimizin yağı eridiği hâlde umursamadığımızı göstermek için kendimizi cendereye soktuğumuz yıllar…’ –H. Taner.
içli dışlı olmak
karşılıklı olarak candan ve içten davranmak, teklifsiz görüşmek: ‘Toprakla insan hiçbir edebiyatta böylesine içli dışlı değildir.’ –C. Meriç.
içli dışlı tanımak
yakından, bütün özellikleriyle bilmek: ‘Kaç kat elbiseleri olduğuna varıncaya kadar içli dışlı tanıyordu.’ –R. N. Güntekin.
icraata geçmek
uygulamaya veya çalışmaya başlamak: ‘Edebiyat konusunda hükûmet daima bizim fikrimizi alır, ondan sonra icraata geçer.’ –H. Taner.
icraya vermek
alacağın borçludan alınabilmesi için icraya başvurmak.
içtikleri su ayrı gitmemek
sıkı fıkı dost, arkadaş olmak: ‘İçtikleri su ayrı gitmez, her derdini onunla paylaşırdı.’ –H. Topuz.
idare etmek
1) yönetmek, çekip çevirmek: ‘Devleti, sadece idare edenlerin sorumluluğuna bırak-mak ve bir daha onu düşünmemek, sosyal şuura sahip olmamak demektir.’ –M. Kaplan. 2) tutumlu kullanmak: ‘Lakin siz, yine sabaha kadar kalacakmışız gibi idare edin mumu.’ –R. N. Güntekin. 3) yetmek, yetişmek: ‘Evler ve dükkânların Ahmet’i idare edeceği belli idi.’ –S. F. Abasıyanık. 4) alışverişte yeterli olmak, kurtarmak: Bu kumaşı o fiyata veremem; idare etmez. 5) göz yummak, hoş görmek; 6) örtbas etmek.
idaresini bilmek
yerine göre harcamak, tutumlu davranmak.
iddiaya girmek (tutuşmak)
karşıt iddialarda bahse girişmek: ‘Balkonda yan yana oturmuş, bir yandan tutulan Ay’ı izlerken, bir yandan da iddiaya girmiştik.’ –N. Eray.
idman yapmak
beden hareketleri yapmak: ‘Evinden yalnız idman yapmak için çıktığına eminim.’ –S. F. Abasıyanık.
idrak etmek
1) akıl erdirmek, anlamak, kavramak. 2) erişmek, ulaşmak: Cumhuriyetin yetmiş beşinci yılını idrak ettik. 3) ruh b. algılamak.
ifade vermek
huk. bir olayla ilgili olarak gördüğünü, bildiğini yetkili veya ilgili kimseye söylemek.
iflah olmamak
1) onmamak, düzelmemek: ‘Dal çürük çıktı mı otuz metreden düşen iflah olmuyor artık.’ –H. Taner. 2) doğru davranışta bulunmamak.
iflahı kesilmek
çaresiz kalmak: ‘Benim dört çeşit insan karşısında iflahım kesilir.’ –H. Taner.
iflahını kesmek
tkz. gücünü tüketmek, bir daha düzelemeyecek bir duruma getirmek: ‘Bunlar dişlerine kestirdikleri mahkûma iflahını kesinceye kadar gaddarca saldırırlar.’ –K. Korcan.
iflas bayrağını çekmek (borusunu çalmak)
tkz. 1) ticarette batmak; 2) her şeyini yitirmek.
iflas etmek
1) bir kimse veya kuruluş için mahkeme kararıyla anaparasını yitirdiği açıklanmak, batmak: ‘Ayna ithal edermiş, sonra iflas etmiş, az buçuk oynatmış.’ –S. F. Abasıyanık. 2) mec. düşünce, iddia, tez, kimse vb. yenilgiye uğramak, değeri düşmek.
ifrat tefritte kalmak (bulunmak)
herhangi bir konuda çok ileri gitmek veya geride kalmak.
ifrata kaçmak
çok ileri gitmek, aşırı davranmak.
ifrata vardırmak
bir şeyin ölçüsünü kaçırmak.
ifrit kesilmek (olmak)
çok öfkelenmek, çok kızmak: ‘Arzuma karşı konulunca ifrit kesildiğimi pek iyi bildiğinden ses çıkarmadı.’ –R. H. Karay.
iftihara geçmek
okuldaki başarısı ve iyi davranışları sebebiyle üstün öğrenci seçilmek, övünç çizelgesinde yer almak.
iftira atmak
iftira etmek: ‘Elin nur topu gibi kızına iftira atmak doğru mu?’ –A. Gündüz.
iftira çalmak
iftira etmek: ‘On parmağınızda on kara, iftira üstüne iftira çalıyorsunuz.’ –T. Buğra.
iftiraya uğramak
kasıtlı ve asılsız suç yüklenmek: ‘Uykusuzdum, yorgundum, bir otobüs dolusu insanın içinde iftiraya uğramıştım.’ –A. Ağaoğlu.
iğfal etmek
1) esk. aldatmak, kandırmak, baştan çıkarmak: ‘Bu takdirde hem kendilerini hem de milleti iğfal etmiş olurlar.’ –Atatürk. 2) ırzına geçmek, tecavüz etmek: ‘Bir genç kızı izdivaç vaadiyle iğfal etmiş bir adamın mesuliyetini, vicdan azabını ve nihayet hicabını duyuyordu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
iğne atsan yere düşmez
çok kalabalık: ‘Sabah sabah davullar vurulup meydan kurulur. Aman öyle bir kalabalık olur ki iğne atsan yere düşmez.’ –E. C. Güney.
iğne deliği gibi
küçücük.
iğne deliğinden geçmek
1) aşırı derecede zayıflamak; 2) herhangi bir işte, durumda zorlu bir süreçten geçmek.
iğne deliğinden Hindistan’ı seyretmek
küçük bir olaydan büyük anlamlar çıkarmak.
iğne deliğine girmek
kimsenin bulamayacağı bir biçimde gizlenmek, saklanmak.
iğne ile kuyu kazmak
yetersiz araçlarla, sürekli ve sabırlı bir biçimde çalışıp çok güç olan veya çok ağır yürüyen bir işi başarmaya çalışmak: ‘İğne ile kuyu kazmak gibi bir şeydi oymacılık.’ –Ç. Altan.
iğne ipliğe dönmek
çok zayıflamak: ‘Sabun toprakta eridikçe insanın düşmanı da oturduğu yerde erir, iğne ipliğe dönermiş.’ –R. N. Güntekin.
iğne üstünde oturmak
diken üstünde oturmak: ‘Konuk kadının durgunluğu evdeki tedirginliktendi, iğne üstünde oturuyormuşçasına eğretiydi duruşu.’ –B. Günel.
iğne yapmak (vurmak)
iğne ile vücuda sıvı bir ilaç vermek: ‘Ölecek miyim? İğne yap bana doktor diyordu.’ –S. F. Abasıyanık.
iğne yemek
iğne olmak: ‘Sonunda doktorların ısrarıyla bir sürü kuduz iğnesi yedi.’ –R. Erduran.
iğne yutmuş ite (maymuna) dönmek
argo zayıf ve bitkin duruma gelmek: ‘Birbirimizle kavga etmekten, bekârlıktan, biraz açlıktan, iğne yutmuş ite dönmüştük.’ –M. Ş. Esendal.
ihaleye çıkarılmak
eksiltmeye veya artırmaya çıkarılmak.
ihanete uğramak
aldatılmak, sadakatsizlik görmek: ‘Nerede sadakat beklersek orada ihanete uğrarız.’ –A. Ş. Hisar.
ihata etmek
1) çevirmek, çevrelemek, kuşatmak, sarmak: ‘Dıştan uzatılmış bir merdivenle binanın üst kısmını ihata eden bir balkona çıkılıyor.’ –H. S. Tanrıöver. 2) mec. kavramak, anlamak.
ihdas etmek
1) ortaya çıkarmak, meydana getirmek; 2) kurmak; 3) mec. bir şeyin olmasına, ortaya çıkmasına sebep olmak.
ihraç etmek
1) yurt dışına mal veya hizmet satmak; 2) mec. çıkarmak, dışarı atmak: ‘Dimağlar da aynıyla hazım cihazı gibi kendisine verilen yemeğin ihtiyaca müsait olan kısmını alır, diğerini tart ve ihraç eder.’ –H. S. Tanrıöver.
ihrama girmek
hac görevini yerine getirmek üzere ihram giymek.
ihramdan çıkmak
hac görevini tamamladıktan sonra giyilen ihramı çıkarmak.
ihtarda bulunmak
ihtar etmek: ‘Mahpushane müdürüne haber salarak ‘Vazifene dikkat et.’ diyerek ihtarda bulunan oydu.’ –K. Korcan.
ihtarname çekmek
huk. yasal yollarla yazılı uyarı göndermek.
ihtilafa düşmek
anlaşamamak, bozuşmak, uyuşamamak.
ihtimal vermemek
bir şeyin gerçekleşeceğini, olabileceğini hiç düşünmemek.
ihtisas yapmak
belli bir konuda özel eğitim görmek, uzmanlaşmak, ihtisaslaşmak: ‘Ben tütüncülük üzerinde ihtisas yapmıştım.’ –R. H. Karay.
ihtiyaca cevap vermek
gereksinimini karşılamak.
