hükmü parasına geçmek
para ile dilediğini yapabilme gücünü kazanmak: ‘Ulan! Parama geçer hükmüm diye bağırdı. Getir diyorum iki okka ekmek.’ –Ö. Seyfettin.
hükmünü icra etmek
gerekeni yerine getirmek: ‘Yaş yine de tabii hükmünü icra ediyor, adaleleri gevşiyor ve eski canlılığını kaybediyordu.’ –O. Aysu.
hüküm giymek
mahkemece cezalandırılmak.
hüküm sürmek
1) işbaşında olmak: Kral otuz yıl hüküm sürdü. 2) yaygın olmak: Hüküm süren kanaat. 3) etki, hız vb. sürmek, devam etmek: ‘O yükseklerde fırtına, kar, tipi hüküm sürmekteydi.’ –N. Nâzım.
hüküm vermek
1) iyice düşündükten sonra bir karara varmak: ‘İnsanlar ellerinden çok gözleriyle hüküm verirler.’ –C. Meriç. 2) bir suçluyu mahkûm etme.
hüküm yemek
mahkûm olmak: ‘Üsküp’ün ceza mahkemesinde on beş sene hüküm yedi.’ –Y. K. Beyatlı.
hükûmet etmek
bir ülkenin yönetimini elinde bulundurmak.
hükûmet gibi
güçlü, her dediğini yaptıran.
hükûmet sürmek
ülke yönetiminin başında bulunmak.
hükûmeti devirmek
zor kullanarak devlet yönetiminde değişiklik yapmak.
hükümsüz kılmak
yürürlükten kaldırmak, iptal etmek.
hülle yapmak
1) hülleyi gerçekleştirmek; 2) bir işte geçici çözüm için hileye başvurmak.
hulus (huluslar) çakmak
dalkavukluk etmek, yaranmaya çalışmak: ‘Bunlar aşiret reislerine hulus çakmışlar, hep alttan almışlar belki rüşvetlerini de yemişler ve onları şımartmışlardı.’ –N. F. Kısakürek.
hülyaya dalmak
hayal kurmak.
hüner göstermek
1) beceriklilik ortaya koymak; 2) herkesin yapamayacağı bir işi yapmak.
hurdası çıkmak
eşya, kullanılmayacak duruma gelmek, eskimek.
huri gibi
çok güzel (genç kadın).
hürmette kusur etmemek
karşısındaki kişiyi iyi ağırlamak, isteklerini yerine getirmek, saygısızlık etmemek: ‘Hürmette kusur ettin mi işte o zaman kendini yok bil.’ –T. Buğra.
hürriyeti seçmek
baskıdan kurtulmak ve özgür yaşamak için davranışta bulunmak.
hüsnü kabul göstermek
iyi karşılamak, güler yüz göstermek.
hüsnüzan etmek
iyi niyet beslemek.
hüsrana uğramak
beklenilen sonucun elde edilememesi sebebiyle çok üzülmek, acı çekmek: ‘Bunun aksini umanlar aldanacaktır, hüsrana uğrayacaktır.’ –K. Korcan.
husul bulmak
husule gelmek.
husule gelmek
olmak, oluşmak, doğmak, çıkmak, meydana gelmek: ‘Bu hülya uzaklaştıkça ruhta zehirli bir fütur husule geliyordu.’ –H. C. Yalçın.
husumet beslemek
hasım olmak, düşman olmak.
huy edinmek
bir davranışı alışkanlık durumuna getirmek.
huyu huyuna suyu suyuna (uygun)
iki kişinin her yönden birbirine uygunluğunu anlatmak için kullanılan bir söz.
huyunu suyunu değiştirmek
eskisine göre değişik davranmasına sebep olmak.
hüzne kapılmak
hüzünlenmek.
hüzün çökmek
hüzünlenmek: ‘O anda yalnız kahveye değil neredeyse bütün Niksar’a hüzün çöker, lambaların ışığı solgunlaşırdı.’ –C. Külebi.
hüzün duymak
hüzünlü duruma gelmek, üzülmek.
huzur bulmak
ruhsal yönden rahatlamak.
huzur vermek
gönül rahatlığı, dirlik vermek, dinlendirmek: ‘Kendisine her zaman huzur veren o kokuyu, anasının kokusunu duyar duymaz tatlı tatlı mırıldanmaya başladı.’ –İ. O. Anar.
huzurunu kaçırmak
tedirgin, rahatsız etmek.
ibaret olmak (kalmak)
1) -den oluşmak, meydana gelmek: ‘Büyük önderin bize verdiği mükâfat bundan ibaret değildi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) ancak bu kadar olmak.
ibiş gibi
yüz ve davranışları gülünç olan (kimse).
ibre birinden yana dönmek
herhangi bir konuda birisi avantajlı duruma geçmek.
ibret almak
ders almak: ‘Azizim, korkarım ki günün birinde bizi tamamıyla mahvedecek şey de bu olmasın; karşımızdakilerden biraz ibret almalıyız, efendim.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
iç açmak
gönle ferahlık vermek, gönlü ferahlatmak.
iç bağlamak
iç tutmak.
iç çekmek
üzüntüyle derinden soluk almak: ‘Hafif hafif iç çekmeler, tek hıçkırıklar, konser hâlinde ağlamalar.’ –H. E. Adıvar.
iç dökmek
içini dökmek: ‘Akşamları ikişer üçer kadeh içer, karşılıklı iç dökerdik.’ –N. Cumalı.
iç etmek
argo eline geçen bir şeyi sahibine bildirmeyerek kendine mal etmek: ‘Hem parayı iç et, üstüne bir de söv, ha?’ –O. Hançerlioğlu.
iç geçirmek
derin soluk alarak üzüntüsünü belli etmek: ‘Derin bir iç geçirişti ki ah çekişti denilebilir.’ –R. H. Karay.
iç gıcıklamak
1) istek uyandırmak; 2) huylandırmak.
iç güveyisi girmek
karısının ailesinin evinde oturmak üzere evlenmek: ‘O, zengin bir eve iç güveyisi olarak girmeye razı olmamış.’ –A. Ş. Hisar.
iç güveyisinden hâllice
şaka ‘nasılsın’ sorusuna ‘eh işte, fena değil’ anlamında verilen karşılık.
iç içe girmek (geçmek)
1) karmakarışık olmak; 2) uygun bir biçimde birbirinin içine girmek; 3) kaza sonucu araçlar birbirine girmek; 4) birbirinden ayrılamaz durumda olmak: ‘Burada tarih ile masal iç içe girmiş durumdadır; hangisi masal, hangisi tarih, karışır gider birbirine.’ –M. C. Anday.
iç tutmak
yemişin içi oluşmak: ‘Oysaki cevizlerin iç tuttuğuna bakılırsa yaz geçiyordu.’ –N. Cumalı.
icabına bakmak
1) gereğini yerine getirmek; 2) mec. bir kimseyi yok etmek, ortadan kaldırmak.
icara vermek
kiraya vermek: ‘Tek hanemi sizin gibi asil bir aileye icara vereyim.’ –P. Safa.
icat çıkarmak
1) hoş görülmeyen yeni bir huy, davranış göstermek; 2) yadırganan bir yol tutmak; 3) ortaya gereği olmayan bir sorun atmak.
icat etmek
1) ilk kez yeni bir şey yaratmak: ‘Nihayet, yaza çize ilk satırı üç nokta ile başlayan yeni bir tarz icat ettim.’ –Y. Z. Ortaç. 2) bir şeyi gerçekmiş gibi göstermek: ‘Çok durduğumdan şüphelenmesinler diye uydurma bir tamir icat ettim.’ –A. Gündüz.
icazet almak
1) izin, onay almak: ‘Bir çift ayakkabı almak için dahi ondan icazet almak zorunda kalıyorum.’ –A. Kulin. 2) diploma almak.
icazet vermek
izin, onay vermek.
içeri girmek
1) bir iş veya alışverişte zarar etmek: Bu işte bir milyar lira içeri girdim. 2) hapse girmek.
içeride olmak
1) zarar etmiş olmak, borçlanmış olmak; 2) hapishanede olmak.
içeriden çıkmak
hapisten kurtulmak, serbest kalmak: ‘Umarım şimdi anlıyorsundur uzun süre yatan kişilerin içeriden nasıl çıktıklarını.’ –İ. Aral.
içeriye atmak (almak veya tıkmak)
hapsetmek: ‘Bundan da başka yarın bunu tutar, içeri tıkabilirdi.’ –M. Ş. Esendal.
içeriye dalmak
1) kapalı bir yere hızlıca girmek: ‘Bir taş merdivenden çıkıp yarı açık duran bir tahta kapıdan içeriye dalıyorlardı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) bir yere izinsiz girmek.
içeriye düşmek
hapse girmek.
içi açılmak
güzel bir şey karşısında sıkıntısı dağılmak, ferahlamak: ‘Artık bu çehrenin karşısına geç. Bak, bak, için açılsın.’ –R. N. Güntekin.
içi alaylı, dışı kalaylı
‘dışı süslü, güzel görünüşlü ancak içi berbat’ anlamında kullanılan bir söz.
içi almamak
1) midesi kabul etmemek; 2) sakıncalı gördüğünden veya beğenmediğinden, bir işi yapmak istememek.
içi bayılmak
1) çok acıkmak; 2) çok şekerli veya yağlı yiyecek ağır gelmek.
içi boşalmak
önemi ve anlamı kalmamak: ‘Biliyorum; bütün sözler yavan, bütün sözcüklerin içi boşalmış, bütün anlamlar kullanılmış.’ –M. Mungan.
içi bulanmak
kusacak gibi olmak: ‘Tabanları, dizleri sızlar gibi oldu. Bir de içi bulandı, kusacak gibi oldu.’ –B. Felek.
içi burkulmak
bir şeye çok üzülmek: ‘Hayatımızda bozukluğunu, yokluğunu içlerimiz burkularak duyduğumuz ne vardır ki millî şuur eksikliğinden gelmesin?’ –O. S. Orhon.
içi çekmek
istek duymak: ‘Arsız bir tabiatım var. Ne görsem içim çeker.’ –R. N. Güntekin.
içi cız etmek
ansızın içi sızlamak: ‘Otuz sayfa okurum diye umduğum koca bir günün sonunda zar zor üç sayfa okuyabildiğimi anımsayınca içim cız etti.’ –N. Cumalı.
içi daralmak
sıkılmak, bunalmak: ‘Hayvan aklıma geldikçe içim daralıyor dayı.’ –N. Kurşunlu.
içi dayanmamak
acıklı bir durumu kaldıramamak.
içi dışı bir (olmak)
düşündüğünü açıkça söyleyen, gizli bir düşüncesi olmayan, ikiyüzlü olmayan.
içi dışına çıkmak
1) kusmak; 2) kusacak duruma gelmek: ‘Cip hazır, dedi. İnşallah süspansiyonu iyidir yoksa yollarda içimiz dışımıza çıkacak.’ –R. Erduran.
içi erimek
kaygı duymak, çok üzülmek.
içi ezilmek
1) üzülmek, yüreği burkulmak: ‘O kadar tatlıydı ki insanın içi eziliyordu.’ –N. Hikmet. 2) acıkma hissi duymak; 3) mec. sıkıntı ve heyecan içine düşmek: ‘Ay içim eziliyor kızım… Uzatma çabuk söyle.’ –H. R. Gürpınar.
içi ezim ezim ezilmek
çok üzülmek: ‘İçi ezim ezim eziliyordu.’ –H. R. Gürpınar.
içi geçmek
1) istemeden kısa bir süre uyuyuvermek: ‘Hanife kadın hastalandı, şimdi o gelinceye kadar işlerini ben yapıyorum, çamaşır yıkadım da yorulmuşum, şöyle içim geçmiş.’ –R. H. Karay. 2) bir işe yaramaz duruma gelmek: ‘Islak duvarların, rüzgâr vurdukça çatırdayan çatıların altında insanların içi geçti.’ –L. Tekin. 3) yaşlılıktan, güçsüzlükten isteksiz olmak, hiçbir şeye ilgi duymamak; 4) kavun, karpuz vb. yenmeyecek biçimde içi bozulmuş olmak.
içi gitmek
1) içi sürmek; 2) bir şeyi yapmayı veya elde etmeyi çok istemek: ‘Gençtim, güzeldim, düzgüne, rastığa, janjanlı çoraba benim de içim gidiyordu.’ –A. Gündüz.
içi götürmemek
1) acıklı bir durum karşısında dayanamamak; 2) kıskanmak, çekememek; 3) vicdanına sığdıramamak.
içi hop etmek
birdenbire heyecanlanmak: ‘Güler’i gördüm ve içim hop etti.’ –A. Gündüz.
içi içine geçmek
tedirgin olmak.
içi içine sığmamak
telaş, sabırsızlık, coşkunluk göstermekten kendini alamamak: ‘Nazmiye’den çok İhsan’ın içi içine sığmıyor, birazdan başlarına gelecekleri tasarlayarak kahroluyordu.’ –O. Kemal.
içi içini yemek
1) istediğini yapamama yüzünden üzülmek: ‘Bir an önce varalım diye içim içimi yiyor.’ –A. İlhan. 2) dert etmek.
içi ısınmak
hoşlanmak, sevmek: ‘Uzun yıllar içim ısınmadı ona.’ –Y. Z. Ortaç.
içi kağşamak
isteksiz ve gönülsüz olmak: ‘Uzunca bir süredir, bir daha âşık olamayacak kadar içinin kağşadığını düşünüyordu.’ –M. Mungan.
içi kalkmak (kabarmak)
1) iğrenmek; 2) taşkın bir ağlama duygusu içinde bulunmak; 3) duygulanmak, heyecanlanmak.
içi kan ağlamak
çok üzüntü duymak: ‘Demin Raif Efendi’nin karısını dinlerken içim kan ağlıyordu.’ –Y. K. Beyatlı.
içi kapanmak
sıkılmak, bunalmak.
içi kararmak
1) sıkılmak, bunalmak: ‘Hani bazı kadınlar vardır, hödük koca ile düşe kalka eblehleşir, içleri kararır, ispinoz gibi susar otururlar.’ –H. Taner. 2) hiçbir şeyden tat alamaz olmak; 3) umutsuzluğa düşmek.
içi kazınmak (kıyılmak)
açlıktan midesinde eziklik duymak.
içi paralanmak (parçalanmak)
birine acıyarak çok üzülmek: ‘Yusuf için her fedakârlığa razı idim. Fakat buna imkân göremiyordum. İçim parçalandı.’ –R. N. Güntekin.
içi rahat etmek
kaygı duyulacak bir konu bulunmadığını öğrenerek ferahlamak: ‘Vehbi Dede itiraz etmezse içi rahat edecek.’ –H. E. Adıvar.
içi sıkılmak
bunalmak: ‘Sekiz saattir trendeyim. Tren boş ve neşesiz. İçim sıkılıyor.’ –A. Haşim.
içi sızlamak
bir şey veya kişi için çok üzülmek.
içi sürmek
ishal olmak.
içi titremek
1) özen göstermek; 2) çok üşümek; 3) duygulanmak.
içi vık vık (fık fık, pır pır) etmek
sabırsızca, tedirgin davranmak.
içi yağ bağlamak
yüreği yağ bağlamak.
içi yanmak
1) çok susamak; 2) büyük bir acı, sıkıntı vb. nedenlerle çok üzülmek: ‘Sanki ağlayan ve en çok içi yanan o değildi.’ –T. Buğra. 3) bir şeye karşı büyük bir özlem duymak: ‘Biliyorum içiniz vatan aşkıyla yanıyor, aynen benim gibi.’ –M. İzgü.
