hevesini almak
istediği, imrendiği şeyi elde ederek ona doymak: ‘Oluruna bırak gençtir, derim / Hevesini alsın sokaklardan’ –B. Necatigil.
hevesini kırmak
1) isteklerini, düşüncelerini engellemek; 2) zevki kaçmak, hevesi kalmamak, şevki kırılmak.
hey gidi (hey)
çeşitli duyguları pekiştiren veya özlem ve acınma bildiren bir söz: ‘Hey gidi gençlik hey! Unutulmaz günlerdi onlar, Yenikapı’ya, meyhanelere indik mi şöyle bir.’ –A. İlhan.
heyecan duymak
heyecanlanmak.
heyecan vermek
heyecan duymasına sebep olmak: ‘Göz kamaştırıcı bir mücevher, kuyumcuya heyecan verir.’ –S. Ayverdi.
heyecana düşürmek
heyecanlandırmak: ‘Adına ve şimdi gördüğüm şahsiyetine zaten hayran olduğum büyük askerin bu alakası beni heyecana düşürmüştü.’ –İ. A. Gövsa.
heyecana gelmek
heyecanlanmak, heyecan duymak.
heyecana getirmek
heyecanlandırmak, heyecanlanmasına sebep olmak: ‘Nağmeler ve hanende sesleri, uslu ve evcimen halkı heyecana ve galeyana getiriyordu.’ –A. Ş. Hisar.
heyecana kapılmak
aşırı derecede heyecan, coşku duymak: ‘Ne zaman böyle büyük makineler görsem kolay kolay tarif edilemeyen bir heyecana kapıldığımı duyuyorum.’ –B. R. Eyuboğlu.
heyheyler geçirmek
büyük heyecanlar geçirmek.
heyheyleri tutmak (üstünde olmak)
çok sinirlenmek.
heykel gibi
1) hareketsiz, duygusuz; 2) çok güzel (vücut).
heykelini dikmek
türlü alanlarda üstün başarı gösteren kimselere değerbilirlik göstermek.
heyula gibi
pek iri, iri yarı.
hezimete uğramak
bozguna veya büyük bir yenilgiye uğramak.
hiç de
kesinlikle, katiyen: Dersleri hiç de iyi değil.
hiç değil
asla, kesinlikle: -Küçük tıpkı dedesi. -Hiç değil.
hiç değilse (olmazsa)
1) önemli olmasa bile, başka bir şey olmasa bile: ‘Bu mahluk hiç değilse hep aynı noktada dönüp dolaştığının farkında değil.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) en azından: ‘Hiç değilse bir gazetemiz, bizim fikirlerimizle taban tabana zıt olacaktır.’ –N. F. Kısakürek. 3) bari: ‘İnsan hiç olmazsa arada bir uğrar / Böyle ihmalci değildin önceleri’ –B. Necatigil.
hiç mi hiç
kesinlikle: ‘İstanbul’a tayinimi yaptırdım, hiç mi hiç karışmadılar.’ –E. Işınsu.
hicap duymak (etmek)
utanmak: ‘Kalem aldın kaşlarını çatmaya / Hicap ettim adın sual etmeye’ –Dadaloğlu.
hiçe saymak (indirgemek)
önemsememek, önem vermemek: ‘Oyun kurallarını hiçe saymak, tiyatro gerçeğini bile bile bozmak da seyirci üzerinde güldürücü bir etki yapar.’ –M. And.
hidayete ermek
1) Müslüman olmak, İslam dinini kabul etmek: ‘Önce onu sünnet ettirmiş, hidayete erdiği için adını da Hadi koymuş ve konağına almış.’ –Y. Z. Ortaç. 2) gerçeği görüp kabullenmek, aklı başına gelmek: ‘Bizim gibi nice avareler burada hidayete ermişlerdir.’ –R. N. Güntekin.
hiddete kapılmak
öfkelenmek, kızmak.
hiddetten kudurmak
çok öfkelenmek, aşırı derecede kızmak: ‘Hele sokakta yüksek sesle gülenler olursa kendisiyle eğleniyorlar sanarak hiddetten kuduruyordu.’ –R. N. Güntekin.
hilal gibi
ince ve düzgün (kaş).
hile hurda bilmemek
aldatma yollarını bilmemek.
hile yapmak
1) aldatmak: ‘Yarışmaların eski tadı kalmadı Sabri Bey, binbir türlü hile yapıyorlar.’ –A. İlhan. 2) çıkar sağlamak amacıyla bir şeyin saflığını bozmak, değersiz bir şey karıştırmak.
hilesi hurdası yok
‘yalanı dolanı yok’ anlamında kullanılan bir söz.
himaye görmek
biri tarafından korunmak, kayırılmak, gözetilmek.
himayesine almak
koruyucusu olmak, korumak.
hindi gibi kabarmak
gururlanmak, kurumlanmak, büyüklük taslamak.
hisse almak
1) zarara uğramak: ‘İstanbul kahvelerinde bu sıkıntıdan en büyük hisseyi alan sanatkârlarımızdandır.’ –B. R. Eyuboğlu. 2) ders çıkarmak.
hisse kapmak
bir olaydan yararlı bir öğüt çıkarmak.
hissine (hislerine) kapılmak
duygusal davranmak: ‘Ona mantık ve kıyaslarını yaparken, hissine ve taassubuna kapılmamasını tavsiye edecektim.’ –Ö. Seyfettin.
hissini vermek
gibi gelmek, … izlenimini uyandırmak: ‘Ağlıyor, yırtınıyor, dövünüyor fakat adamakıllı yuvarlanmaya başladığım hissini veren bu hâlden silkinemiyorum.’ –N. F. Kısakürek.
hitam bulmak
sona ermek, bitmek.
hitam vermek
bitirmek.
hizaya gelmek
tkz. davranışlarını düzeltmek, yola gelmek: ‘Ha şöyle, dedi, içinden, adam ol da biraz hizaya gel.’ –H. Taner.
hizaya getirmek
birinin davranışlarını düzeltmek, yola getirmek: ‘Bir defada sözü, beni meslek hayatımda hizaya getiren uyarmalardan biri olmuştur.’ –B. R. Eyuboğlu.
hizmet etmek
1) iş görmek, çalışmak; 2) mec. birinin amaçlarının gerçekleşmesini sağlamak: ‘Bu davaya en iyi hizmet etmiş olan benim.’ –A. Erhat.
hizmet görmek
birisinden yardım almak: ‘Değil kendisine hizmet etmeye, kendisinden herhangi bir hizmet görmeye bile tahammül edemeyeceği bir insana ‘-Ne istiyorsunuz?’ demek yok.’ –S. F. Abasıyanık.
hizmete girmek
1) çalışmaya başlamak: ‘Hattın hizmete girişinden az sonra savaş başladı.’ –A. Kutlu. 2) görev almak.
hizmeti dokunmak
görevde bulunmak, iş yapmak: ‘Kendisine büyük hizmeti dokunmuş insanları unutmak bir toplumun yozlaştığını belgeler.’ –H. Taner.
hizmetinde olmak
birinin yanında çalışmak, işlerini yapmak.
hıçkırık tutmak
sürekli olarak hıçkırmak.
hık demiş (anasının veya babasının) burnundan düşmüş
‘her durumuyla birine çok benziyor’ anlamında kullanılan bir söz.
hık mık etmek
1) bir işten kaçınmak için bahaneler ileri sürmeye çalışmak; 2) sorulan bir soruya açık bir anlamı olmayan, belirsiz cevaplar vermek.
hık tutmak
hıçkırık tutmak.
hınç (hıncını) almak
öç (öcünü) almak: ‘Fakat bu kadarcık bir mukabeleyle bütün hıncını almış değildi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
hıncını çıkarmak
öcünü almak: ‘Hıncını çıkarmak için başka vesileler arıyordu.’ –R. N. Güntekin.
hır çıkarmak
kavga, gürültü çıkarmak.
hırgür çıkarmak
kavga etmek, kavga çıkarmak.
hırkayı başına çekmek
bir köşeye çekilip çevresiyle ilgisini kesmek.
hırlı mıdır, hırsız mıdır?
bir kimsenin ahlakı, kişiliği hakkında kuşku duyulduğunda kullanılan bir söz: Ben onu tanımıyorum; hırlı mıdır, hırsız mıdır?
hırs bastırmak
aşırı ölçüde açgözlü duruma gelmek.
hırs bürümek
gözünü hırs bürümek.
hırsından çatlamak
öfkeyle birlikte aşırı derecede kıskanmak: ‘Ben kısa yazamıyorum öykülerimi diye hırsımdan çatlıyorum.’ –N. Meriç.
hırsını alamamak
öfkesini yenememek.
hırsını yenmek
öfkelenmemek için kendini tutmak.
hırsız gibi
kimseye görünmeden, gizlice: ‘Kapıda feneri söndürüp uzun süre bir hırsız gibi bekledi.’ –İ. O. Anar.
hırsıza yol göstermek
birine bilmeyerek kötü bir işte yardımcı olmak.
hırtlamba gibi giyinmek
gereksiz yere üst üste ve gelişigüzel giyinmek.
hırtlambası çıkmak
1) perişan bir biçimde giyinmiş olmak; 2) eşya, çok eskiyip dökülür durumda olmak: Koltukların hırtlambası çıktı.
hışırı çıkmak
1) eşya, çok hırpalanıp örselenmek; 2) insan ağır işlerle uğraşıp çok yorulmak.
hız almak
atlamak için geri çekilip birdenbire fırlamak.
hız vermek
1) hızını artırmak, hızlandırmak: ‘Müdür bey yeni yeni fark etmeye başladığı şartların itişiyle kendine biraz hız verdi.’ –K. Korcan. 2) mec. isteklendirmek.
hızını alamamak
1) hızla gidişini yavaşlatamamak; 2) mec. öfkesini yenememek, yatışamamak: ‘Münakaşa tekrar eski hızını alamayarak biraz sonra söndü.’ –R. N. Güntekin.
hızını almak
1) şiddetini yenmek, yatışmak: Fırtına hızını aldı. 2) yavaşlamak, hızını yitirmek.
hızını kaybetmek (yitirmek)
etkisini, geçerliliğini yitirmek, hükmü kalmamak: ‘Güneş hızını kaybedince bu yapışkan su donar, yapraklar ellenebilir, toplanabilir duruma gelir.’ –N. Cumalı.
hızlı yaşamak
eğlenceye aşırı düşkün olarak yaşamak: ‘Bu hızlı yaşamaya elli iki yıl dayanabilmişti ancak!’ –Y. Z. Ortaç.
hocalık etmek
1) öğretmenlik yapmak: ‘Mülkiyede Osmanlı tarihi alanında hocalık, müdürlük, yazarlık etmiş.’ –R. E. Ünaydın. 2) mec. akıl öğretmek, öğüt vermek: ‘Böyle heybetli, akıllı adam, sana hocalık etmiş adam ölür mü hiç?’ –N. Hikmet.
hokka gibi
ufak ve düzgün (ağız, burun).
hokka gibi oturmak
giysi, vücuda iyice uymak: ‘Biraz kısaca olmasını kalınlığıyla telafi eden vücuduma hokka gibi oturan jaketatayımla bu gibi törenlerde beni daima…’ –R. N. Güntekin.
hop oturup hop kalkmak
öfke, heyecan vb. duygular sebebiyle yerinde duramaz olmak, kalkıp kalkıp oturmak.
hor davranmak
kıymetini bilmemek.
hor kullanmak
dikkat etmeyerek hoyratça kullanmak.
hora geçmek
hlk. beğenilmek, hoşa gitmek, makbule geçmek, kendisine verilen kimsenin çok işine yaramak.
hora tepmek
1) hora oynamak: ‘Derhâl ayağa kalkıp, bir caz havası tutturup hora tepmeye başladı.’ –H. E. Adıvar. 2) mec. ayaklarını vurarak gürültü etmek.
horon vurmak
horon oyununu oynamak.
horoz gibi
kabadayıca davranan (kimse).
horozdan kaçmak
kadın, erkeklerden uzak durmak, onlardan kaçmak.
horozlar ötmek
sabah olmak.
hortum gibi
çok uzun (burun).
hortum sıkmak
yangına su sıkmak.
hoş bulduk (gördük)
‘hoş geldiniz’ sözüne verilen karşılık.
hoş geldiniz
gelen kişiye söylenen selamlama sözü.
hoş görmek (karşılamak)
gücenilecek veya karşılık gelinecek bir davranışı hoşgörü ile karşılamak, anlayışla karşılamak, kusur saymamak: ‘Bu hareketi pek hoş görmeyen Şems de onun böyle sellemehüsselam girip çıkmaması için biraz ağırca sözler söylemişti.’ –A. H. Çelebi.
hoşa gitmek
beğenilmek, bir kişiden veya bir şeyden hoşlanmak.
hoşaf gibi
çok yorgun.
hoşbeş etmek
sohbet etmek: ‘Birkaç köylü ile hoşbeş ettim.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
hoşça kal (kalın)
ayrılan kimsenin kalanlara söylediği bir iyi dilek sözü: ‘Hoşça kalın, diyor aracın kapısından çıkarken.’ –A. Ümit.
hoşnutluk duymak
memnun olmak: ‘Durumumdan artık kaygılanmadığımı, tersine oldukça hoşnutluk duymakta olduğumu fark ediyorum.’ –İ. Aral.
hoşnutluk getirmek
memnun olduğunu göstermek: ‘Fakat amirleri kendisinden çok hoşnutluk getiriyorlar.’ –R. N. Güntekin.
hoşnutsuzluk getirmek
memnuniyetsizlik göstermek.
höt demek
gözdağı vermek, korkutmak.
hu çekmek (demek)
tekkelerde, dervişler ayin sırasında sürekli olarak hu demek.
hücuma kalkmak
asker, siperden düşmana doğru fırlamak.
hükme varmak
iyice düşündükten sonra karar vermek.
hükmü geçmek (hüküm yürütmek)
1) gücü yetmek, sözü geçmek: ‘Ne doğan güne hükmüm geçer / Ne hâlden anlayan bulunur’ –C. S. Tarancı. 2) geçerli, etkili durumunu yitirmek: Soğukların hükmü geçti.
hükmü olmamak
önemi, geçerliliği, etkisi bulunmamak.
