Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

haydut gibi

1) insana korku veren, iri yarı (kimse); 2) yaramaz ve sevimli (çocuk).

hayır beklememek

iyilik ummamak, yararlı olacağını sanmamak.

hayır dememek

bir şeyi geri çevirmemek.

hayır dua almak

kendisi için iyi dilekte bulunulmak.

hayır dua etmek

iyi dileklerde bulunmak.

hayır gelmemek

yararlı olmamak: ‘Sevmeden yapılan işten hiç kimseye hayır gelmez.’ –B. R. Eyuboğlu.

hayır işlemek

dine ve insanlığa uygun, iyi bir davranışta bulunmak.

hayırdır inşallah

1) anlatılan bir rüyayı iyiye yormak için kullanılan bir söz; 2) şaşma ve merak veren olgular karşısında söylenen bir söz: ‘Hayırdır inşallah, rüya mı gördün böyle birdenbire?’ –Ö. Seyfettin.

hayızdan nifastan kesilmek

1) menopoza girmek; 2) verimsiz olmak.

hayra alamet değil

uğursuz sayılacak bir olay için kullanılan bir söz: ‘Bu hayra alamet değil, dedi vali, etrafındakilere.’ –A. Kulin.

hayra yormak

rüya veya olayı iyi bir durumun belirtisi saymak: ‘Aslına bakılırsa aktör olmayı rüyasında görse hayra yormazdı.’ –A. İlhan.

hayran etmek (bırakmak)

hayranlık duygusu uyandırmak, çok beğenilmek: ‘Mükemmel seciyeler, kafiyeler yapar, hafızamıza, nüktelerimize onları hayran ederdik.’ –Ö. Seyfettin.

hayran olmak (kalmak)

çok beğenmek: ‘Birkaç defa görüşmüş, mimarideki fikirlerine, zevklerine, görüşlerine hayran olmuştum.’ –Y. K. Beyatlı.

hayranlık duymak

çok beğenmek, tutkuyla bağlanmak: ‘Her zaman, uyumayı düşündüğü anla uykuya dalması bir olan yapısına hayranlık duymuşumdur.’ –A. Kutlu.

hayrete (hayretlere) düşmek

şaşakalmak, şaşırmak: ‘Vaktiyle Göksel bile bu soğukkanlılığım karşısında hayrete düşmüştü.’ –N. Hikmet.

hayrette (hayretler içinde) kalmak

şaşakalmak, şaşırmak: ‘İşin evveliyatını bilmeyen ırgatlar bu tariften bir şey anlayamamış, hayrette kalmışlardı.’ –H. Taner.

hayrette bırakmak

şaşmasına sebep olmak.

hayretten donakalmak

çok şaşırmak, inanamamak.

hayrı dokunmak

yararlı olmak.

hayrı olmamak

iyiliği dokunmamak, yarar sağlamamak: ‘Öğrencisine hayrı olmayan öğretmenin hiçbir şeye hayrı olmaz.’ –A. İlhan.

hayrını gör

yeni alınan bir şey için ‘güle güle kullan’ anlamında kullanılan bir söz.

hayrını görmek

iyiliği dokunmak.

haysiyetine dokunmak

onuru incinmek: Bu söz haysiyetine dokundu.

hayvan gibi

1) hayvana benzer biçimde; 2) iri yarı; 3) mec. akılsız, duygusuz, kaba.

haz almak

hoşlanmak, keyif almak: ‘Bunların hiçbirisinden haz almazdı, bu âlemde bir güzellik olmak lazım gelse bir başka biçimde lazım geleceğini düşünüyordu.’ –H. Z. Uşaklıgil.

haz duymak

hoşlanmak: ‘O, kullanmaya alışık olduğu bu şartlı eşyasını gördükçe ve elledikçe bir haz duyardı.’ –A. Ş. Hisar.

haz vermek

hoşlanmasını sağlamak: ‘Göze bu kadar samimi ve sıcak haz veren bir mahluk çok zamandır görmemiştim.’ –H. E. Adıvar.

hazır mezarın ölüsü

şaka her hizmeti başkalarından bekleyen tembeller için söylenen bir söz.

hazıra konmak

başkasının emeğiyle ortaya çıkmış bir şeyden yararlanmak: ‘Hazıra konmak istemeyen şair, yeni söyleyişler aramak zorundadır.’ –O. V. Kanık.

hazırda olmak

yararlanılabilecek bir durumda, el altında olmak.

hazırdan yemek

çalışıp kazanmaksızın elindekini harcamak: ‘Hep hazırdan yiyor, içiyor, her gün Fatma Hanım’ın bin türlü bahanelerle parasını çekiyordu.’ –Ö. Seyfettin.

hazırlık görmek (yapmak)

hazır olmak için gereken şeyleri toplamak veya durumları sağlamak.

hazırlıklı olmak (bulunmak)

hazırlanmış olmak: ‘Bir umuttur yok olmaya karşı az çok hazırlıklı olmak.’ –B. Necatigil.

hazırlıksız olmak (bulunmak)

hazırlanmamış olmak.

hazırlıksız yakalanmak

ani gelişen bir olayla beklenmedik bir biçimde karşılaşmak: ‘Hazırlıksız yakalandığım için bir an ne yanıt vereceğimi bilememiştim.’ –A. Ümit.

hazzını çıkarmak

zevkini çıkarmak: ‘Günün bu son hazzını çıkarmadan ondan niçin vazgeçeriz?’ –A. Ş. Hisar.

hedef göstermek

1) birini kötü bir durumda kalması için hedef hâline getirmek; 2) bir kimseyi olumsuz, kötü bir amaç için bir yere veya şeye yönlendirmek.

hedef gütmek

asıl amaç olarak belirlemek: ‘Metin yayını ve çeviri: İnsancı davranış bu çalışmayı hedef güder.’ –A. Erhat.

hedef olmak

hoş olmayan herhangi bir davranışa uğramak.

hedef saptırmak

1) hedefe isabet ettirememek; 2) mec. öngörülen amaçtan uzaklaştırıp başka bir amacı öne çıkarmak: ‘Bu işi onların yapmadığına inanıyor, birilerinin hedef saptırmaya çalıştığını söylüyor.’ –A. Ümit.

helak etmek

1) öldürmek, ortadan kaldırmak; 2) mec. aşırı derecede yormak, bitkin duruma getirmek: Bu yolculuk bizi helak etti.

helak olmak

1) yok olmak, ölmek: ‘Kabızdan helak olma derecesine geldim.’ –N. F. Kısakürek. 2) mec. yorulmak, bitkin duruma gelmek: ‘Zavallılar kan ter içinde bir yandan karşı taraf içlerini tutacağız, bir yandan forveti besleyip akına yardım edeceğiz diye ileri geri helak olurlar.’ –H. Taner.

helal olsun

1) bir hizmet veya özverinin istenilerek yapıldığını ve takdir edildiğini göstermek için kullanılan bir söz: ‘Yol güzel, tarlalar cömert / Helal olsun yol parası’ –B. R. Eyuboğlu. 2) ‘hakkımı helal ediyorum’ anlamında kullanılan bir söz; 3) bir davranış karşısında sitemle söylenen bir söz: Helal olsun, bunu senden beklemezdim.

helal süt emmek

doğruluktan ayrılmamak: ‘Helal süt emmiş, dürüst, temiz, çalışkan bir mühendis bulalım.’ –A. Kulin.

helallik dilemek

birinden hakkını helal etmesini istemek: ‘Şimdi büyüklerinin ellerini öp de helallik dile.’ –R. N. Güntekin.

helallik vermek

helal etmek.

hele şükür!

‘çok şükür’ anlamında kullanılan bir söz.

helme dökmek

kaynatılmış taneler koyulaşmak.

helme gibi

iyice pişmiş.

hem de nasıl

pek çok, çok iyi: Ankara’yı sever misin? -Hem de nasıl.

hem İsa’yı hem de Musa’yı memnun etmek

istekleri birbirine karşıt olan iki kişiyi birden hoşnut edecek bir davranışta bulunmak.

hem kel hem fodul

yetenekli olmadığı hâlde üstünlük taslayanlar için kullanılan bir söz.

hem nalına hem mıhına (vurmak)

karşıt olan iki yanı desteklemek: ‘Demokrasi ve adalet konusunda, hem nalına hem mıhına, bir başyazı düşünmüştü.’ –A. İlhan.

hem suçlu hem güçlü

‘gerçek suçlu kendi olduğu hâlde başkalarını suçlayan’ anlamında kullanılan bir söz.

hem ziyaret hem ticaret

‘biriyle görüşmeye giden kimsenin, bu gidişten yararlanarak başka bir işi de yapması durumunda söylenen bir söz’ anlamında kullanılan bir söz.

hemhâl olmak

bütünleşmek, birliktelik özelliği göstermek: ‘Çiçeklerle hemhâl olmuş, güya yumuşayarak çadırlar gibi yamru yumru kalmış duvarlar.’ –A. Ş. Hisar.

hep bir ağız olmak

söz birliği etmek, anlaşarak bir konuda aynı şeyleri söylemek.

her aşın kaşığı olmak

her şeye karışmak, her şeye burnunu sokmak.

her boyaya girip çıkmak

çeşitli işlerde kısa süre de olsa çalışmış olmak.

her boyayı boyadı, bir fıstıki yeşil (mi) kaldı?

yapılması gereken bir şey varken, önemsiz, zorunlu olmayan şeylerle ilgilenildiğinde söylenen bir söz.

her derde deva olmak

birçok şeye çare olmak.

her gördüğü sakallıyı babası sanmak

şaka görünüşe aldanmak.

her kafadan bir ses çıkmak

bir konu üzerinde herkes rastgele konuşmak: ‘Her kafadan bir ses çıkıyor, sen kazandın ben kazandım, şans mans deyip gülüşüyorlardı.’ –N. Meriç.

her lafın altından kalkmak

genellikle yerme veya hakaret sözlerinin altında kalmayıp cevap verebilmek: ‘Böyle horoz gibi her lafın altından kalkarsan kocan tuttuğu gibi geri yollar seni.’ –A. Kulin.

her ne pahasına olursa olsun

ne pahasına olursa olsun.

her tarakta bezi olmak

birçok işi veya ilişkisi olmak.

her telden çalmak

1) her çeşit işi yapabilir durumda olmak; 2) birçok konuda bilgisi olmak: ‘Senin anlayacağın, her telden çalıyor benim çocuklar.’ –A. Kulin.

herze yemek

tkz. 1) yersiz söz söylemek; 2) gereksiz davranışta bulunmak.

hesaba almamak (katmamak)

önem vermemek.

hesaba çekmek

bir kişiden, bir kuruldan yaptığı işler için açıklama ve savunma istemek: ‘Meclis kapanacak ve orada hükûmeti hesaba çekeceklermiş.’ –Atatürk.

hesaba dökmek

sayıyla ilgili bir konuyu açıklığa kavuşturmak için kâğıt üzerinde hesaplamak.

hesaba gelmez

1) sayılamayacak kadar çok; 2) umulmadık, beklenmedik.

hesaba katılmamak

göz önüne alınmamak: ‘Gürültü de gürültü hani: Çalgının şamatası hesaba katılmasa seyircinin alkışı yeter!’ –A. İlhan.

hesaba katmak

dikkate almak, göz önünde bulundurmak: ‘Hem benim avukat veya yargıç olmak isteyip istemediğimi de hesaba kattıkları yoktu.’ –N. Cumalı.

hesaba kitaba gelmemek

sınırsız olmak.

hesabı kapamak

alacak verecek bırakmamak.

hesabı kapatmak

her türlü ilişkiyi bitirmek, sona erdirmek: ‘Bir hesabı daha kapatmış olmanın gönül rahatlığıyla ıslık çalarak indim merdivenlerden.’ –S. Dölek.

hesabı temizlemek

borcunu ödemek.

hesabı yok

sayılamayacak kadar çok, sayısız: ‘İçtiği kahvenin hesabı yok.’ –M. Ş. Esendal.

hesabını almak

bir iş sonunda hakkını almak.

hesabını bilmek

tutumlu olmak.

hesabını görmek

1) alacağını verip ilişiğini kesmek; 2) cezalandırmak; 3) ücretini ödemek: ‘Kemeraltı Caddesi’ne varınca arabadan inerek hesabını gördüm.’ –H. Z. Uşaklıgil.

hesabını kitabını bilmek

tutumlu olmak: ‘Ayşe hesabını kitabını bilir, tutumlu bir ev kadınıydı.’ –Halikarnas Balıkçısı.

hesap açmak

1) gereğinde çekilmek üzere bankaya yatırılan para için işlem yapmak; 2) birine borçlanma imkânı tanımak, kredi açmak.

hesap çıkarmak

alacakla vereceği kâğıt üzerinde karşılaştırmak.

hesap etmek

1) bir işin kazancıyla giderini karşılaştırarak bir sonuca varmak; 2) düşünmek, tasarlamak.

hesap etmek, kitap etmek

bütün ayrıntılarıyla düşünmek.

hesap görmek

alacakla vereceği karşılaştırıp ödeşmek: ‘Oraya çıkınca hamallara onar kuruştan hesap göreceksin.’ –M. Ş. Esendal.

hesap kesmek

ilişiğini kesmek: ‘Hana gelinceye kadar planını kurmuştu. Odabaşı ile hemen hesabını kesti.’ –Ö. Seyfettin.

hesap kitap yapmak (etmek)

ayrıntılarıyla hesap edip düşünmek.

hesap sormak

1) bir konuda açıklama ve savunma istemek, sorumlu tutmak: ‘Bu karanlık işlerin hesabını sorarlar.’ –M. Ş. Esendal. 2) birini, birilerini yöntem veya yasa dışı davranışlarından dolayı sorguya çekmek; 3) tehdit ederek uyarmak.

hesap tutmak

alışverişle ilgili sayıları bir yere yazmak.

hesap vermek (hesabını vermek)

1) bir işin sorumluluğunu yüklenmek: ‘Hesap verin bakalım, nerelerde sürtüyordunuz bu saatlere kadar?’ –R. N. Güntekin. 2) herhangi bir davranışın sebebini açıklamak, anlatmak: ‘Evvela, sana birkaç haftadır mektup yazamayışımın hesabını vereyim.’ –R. N. Güntekin.

hesaplamak kitaplamak

hesap kitap yapmak: Hesapladım kitapladım, işin içinden bir türlü çıkamadım.

hesaplı hareket etmek

ölçülü davranmak.

hesapta olmamak

daha önce düşünülen şeylerin dışında olmak.

heves etmek

bir şeye karşı istek duymak, eğilimli olmak: ‘Birçoklarının bu havaya uydukları ve artık refahlarını devlet kapılarının dışında aramaya heves ettikleri zamanlardı.’ –A. Ş. Hisar.

hevesi kalmamak

şevki kırılmak, isteği kalmamak.

hevesi kursağında (boğazında veya içinde) kalmak

istediği, imrendiği şeyi elde edememek: ‘Gazetenin yayını kesildi; çaresiz İzmir’e döndüm fakat hevesim kursağımda kalmıştı.’ –A. İlhan. ‘Bütün hevesim boğazımda kaldı. Küstüm oturdum.’ –N. Meriç.

hevesine düşmek

kuvvetle istemek: ‘Bir aralık, büyük bir devlet adamı olmak hevesine düştüm.’ –M. Ş. Esendal.

Sayfa 54 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü