haydut gibi
1) insana korku veren, iri yarı (kimse); 2) yaramaz ve sevimli (çocuk).
hayır beklememek
iyilik ummamak, yararlı olacağını sanmamak.
hayır dememek
bir şeyi geri çevirmemek.
hayır dua almak
kendisi için iyi dilekte bulunulmak.
hayır dua etmek
iyi dileklerde bulunmak.
hayır gelmemek
yararlı olmamak: ‘Sevmeden yapılan işten hiç kimseye hayır gelmez.’ –B. R. Eyuboğlu.
hayır işlemek
dine ve insanlığa uygun, iyi bir davranışta bulunmak.
hayırdır inşallah
1) anlatılan bir rüyayı iyiye yormak için kullanılan bir söz; 2) şaşma ve merak veren olgular karşısında söylenen bir söz: ‘Hayırdır inşallah, rüya mı gördün böyle birdenbire?’ –Ö. Seyfettin.
hayızdan nifastan kesilmek
1) menopoza girmek; 2) verimsiz olmak.
hayra alamet değil
uğursuz sayılacak bir olay için kullanılan bir söz: ‘Bu hayra alamet değil, dedi vali, etrafındakilere.’ –A. Kulin.
hayra yormak
rüya veya olayı iyi bir durumun belirtisi saymak: ‘Aslına bakılırsa aktör olmayı rüyasında görse hayra yormazdı.’ –A. İlhan.
hayran etmek (bırakmak)
hayranlık duygusu uyandırmak, çok beğenilmek: ‘Mükemmel seciyeler, kafiyeler yapar, hafızamıza, nüktelerimize onları hayran ederdik.’ –Ö. Seyfettin.
hayran olmak (kalmak)
çok beğenmek: ‘Birkaç defa görüşmüş, mimarideki fikirlerine, zevklerine, görüşlerine hayran olmuştum.’ –Y. K. Beyatlı.
hayranlık duymak
çok beğenmek, tutkuyla bağlanmak: ‘Her zaman, uyumayı düşündüğü anla uykuya dalması bir olan yapısına hayranlık duymuşumdur.’ –A. Kutlu.
hayrete (hayretlere) düşmek
şaşakalmak, şaşırmak: ‘Vaktiyle Göksel bile bu soğukkanlılığım karşısında hayrete düşmüştü.’ –N. Hikmet.
hayrette (hayretler içinde) kalmak
şaşakalmak, şaşırmak: ‘İşin evveliyatını bilmeyen ırgatlar bu tariften bir şey anlayamamış, hayrette kalmışlardı.’ –H. Taner.
hayrette bırakmak
şaşmasına sebep olmak.
hayretten donakalmak
çok şaşırmak, inanamamak.
hayrı dokunmak
yararlı olmak.
hayrı olmamak
iyiliği dokunmamak, yarar sağlamamak: ‘Öğrencisine hayrı olmayan öğretmenin hiçbir şeye hayrı olmaz.’ –A. İlhan.
hayrını gör
yeni alınan bir şey için ‘güle güle kullan’ anlamında kullanılan bir söz.
hayrını görmek
iyiliği dokunmak.
haysiyetine dokunmak
onuru incinmek: Bu söz haysiyetine dokundu.
hayvan gibi
1) hayvana benzer biçimde; 2) iri yarı; 3) mec. akılsız, duygusuz, kaba.
haz almak
hoşlanmak, keyif almak: ‘Bunların hiçbirisinden haz almazdı, bu âlemde bir güzellik olmak lazım gelse bir başka biçimde lazım geleceğini düşünüyordu.’ –H. Z. Uşaklıgil.
haz duymak
hoşlanmak: ‘O, kullanmaya alışık olduğu bu şartlı eşyasını gördükçe ve elledikçe bir haz duyardı.’ –A. Ş. Hisar.
haz vermek
hoşlanmasını sağlamak: ‘Göze bu kadar samimi ve sıcak haz veren bir mahluk çok zamandır görmemiştim.’ –H. E. Adıvar.
hazır mezarın ölüsü
şaka her hizmeti başkalarından bekleyen tembeller için söylenen bir söz.
hazıra konmak
başkasının emeğiyle ortaya çıkmış bir şeyden yararlanmak: ‘Hazıra konmak istemeyen şair, yeni söyleyişler aramak zorundadır.’ –O. V. Kanık.
hazırda olmak
yararlanılabilecek bir durumda, el altında olmak.
hazırdan yemek
çalışıp kazanmaksızın elindekini harcamak: ‘Hep hazırdan yiyor, içiyor, her gün Fatma Hanım’ın bin türlü bahanelerle parasını çekiyordu.’ –Ö. Seyfettin.
hazırlık görmek (yapmak)
hazır olmak için gereken şeyleri toplamak veya durumları sağlamak.
hazırlıklı olmak (bulunmak)
hazırlanmış olmak: ‘Bir umuttur yok olmaya karşı az çok hazırlıklı olmak.’ –B. Necatigil.
hazırlıksız olmak (bulunmak)
hazırlanmamış olmak.
hazırlıksız yakalanmak
ani gelişen bir olayla beklenmedik bir biçimde karşılaşmak: ‘Hazırlıksız yakalandığım için bir an ne yanıt vereceğimi bilememiştim.’ –A. Ümit.
hazzını çıkarmak
zevkini çıkarmak: ‘Günün bu son hazzını çıkarmadan ondan niçin vazgeçeriz?’ –A. Ş. Hisar.
hedef göstermek
1) birini kötü bir durumda kalması için hedef hâline getirmek; 2) bir kimseyi olumsuz, kötü bir amaç için bir yere veya şeye yönlendirmek.
hedef gütmek
asıl amaç olarak belirlemek: ‘Metin yayını ve çeviri: İnsancı davranış bu çalışmayı hedef güder.’ –A. Erhat.
hedef olmak
hoş olmayan herhangi bir davranışa uğramak.
hedef saptırmak
1) hedefe isabet ettirememek; 2) mec. öngörülen amaçtan uzaklaştırıp başka bir amacı öne çıkarmak: ‘Bu işi onların yapmadığına inanıyor, birilerinin hedef saptırmaya çalıştığını söylüyor.’ –A. Ümit.
helak etmek
1) öldürmek, ortadan kaldırmak; 2) mec. aşırı derecede yormak, bitkin duruma getirmek: Bu yolculuk bizi helak etti.
helak olmak
1) yok olmak, ölmek: ‘Kabızdan helak olma derecesine geldim.’ –N. F. Kısakürek. 2) mec. yorulmak, bitkin duruma gelmek: ‘Zavallılar kan ter içinde bir yandan karşı taraf içlerini tutacağız, bir yandan forveti besleyip akına yardım edeceğiz diye ileri geri helak olurlar.’ –H. Taner.
helal olsun
1) bir hizmet veya özverinin istenilerek yapıldığını ve takdir edildiğini göstermek için kullanılan bir söz: ‘Yol güzel, tarlalar cömert / Helal olsun yol parası’ –B. R. Eyuboğlu. 2) ‘hakkımı helal ediyorum’ anlamında kullanılan bir söz; 3) bir davranış karşısında sitemle söylenen bir söz: Helal olsun, bunu senden beklemezdim.
helal süt emmek
doğruluktan ayrılmamak: ‘Helal süt emmiş, dürüst, temiz, çalışkan bir mühendis bulalım.’ –A. Kulin.
helallik dilemek
birinden hakkını helal etmesini istemek: ‘Şimdi büyüklerinin ellerini öp de helallik dile.’ –R. N. Güntekin.
helallik vermek
helal etmek.
hele şükür!
‘çok şükür’ anlamında kullanılan bir söz.
helme dökmek
kaynatılmış taneler koyulaşmak.
helme gibi
iyice pişmiş.
hem de nasıl
pek çok, çok iyi: Ankara’yı sever misin? -Hem de nasıl.
hem İsa’yı hem de Musa’yı memnun etmek
istekleri birbirine karşıt olan iki kişiyi birden hoşnut edecek bir davranışta bulunmak.
hem kel hem fodul
yetenekli olmadığı hâlde üstünlük taslayanlar için kullanılan bir söz.
hem nalına hem mıhına (vurmak)
karşıt olan iki yanı desteklemek: ‘Demokrasi ve adalet konusunda, hem nalına hem mıhına, bir başyazı düşünmüştü.’ –A. İlhan.
hem suçlu hem güçlü
‘gerçek suçlu kendi olduğu hâlde başkalarını suçlayan’ anlamında kullanılan bir söz.
hem ziyaret hem ticaret
‘biriyle görüşmeye giden kimsenin, bu gidişten yararlanarak başka bir işi de yapması durumunda söylenen bir söz’ anlamında kullanılan bir söz.
hemhâl olmak
bütünleşmek, birliktelik özelliği göstermek: ‘Çiçeklerle hemhâl olmuş, güya yumuşayarak çadırlar gibi yamru yumru kalmış duvarlar.’ –A. Ş. Hisar.
hep bir ağız olmak
söz birliği etmek, anlaşarak bir konuda aynı şeyleri söylemek.
her aşın kaşığı olmak
her şeye karışmak, her şeye burnunu sokmak.
her boyaya girip çıkmak
çeşitli işlerde kısa süre de olsa çalışmış olmak.
her boyayı boyadı, bir fıstıki yeşil (mi) kaldı?
yapılması gereken bir şey varken, önemsiz, zorunlu olmayan şeylerle ilgilenildiğinde söylenen bir söz.
her derde deva olmak
birçok şeye çare olmak.
her gördüğü sakallıyı babası sanmak
şaka görünüşe aldanmak.
her kafadan bir ses çıkmak
bir konu üzerinde herkes rastgele konuşmak: ‘Her kafadan bir ses çıkıyor, sen kazandın ben kazandım, şans mans deyip gülüşüyorlardı.’ –N. Meriç.
her lafın altından kalkmak
genellikle yerme veya hakaret sözlerinin altında kalmayıp cevap verebilmek: ‘Böyle horoz gibi her lafın altından kalkarsan kocan tuttuğu gibi geri yollar seni.’ –A. Kulin.
her ne pahasına olursa olsun
ne pahasına olursa olsun.
her tarakta bezi olmak
birçok işi veya ilişkisi olmak.
her telden çalmak
1) her çeşit işi yapabilir durumda olmak; 2) birçok konuda bilgisi olmak: ‘Senin anlayacağın, her telden çalıyor benim çocuklar.’ –A. Kulin.
herze yemek
tkz. 1) yersiz söz söylemek; 2) gereksiz davranışta bulunmak.
hesaba almamak (katmamak)
önem vermemek.
hesaba çekmek
bir kişiden, bir kuruldan yaptığı işler için açıklama ve savunma istemek: ‘Meclis kapanacak ve orada hükûmeti hesaba çekeceklermiş.’ –Atatürk.
hesaba dökmek
sayıyla ilgili bir konuyu açıklığa kavuşturmak için kâğıt üzerinde hesaplamak.
hesaba gelmez
1) sayılamayacak kadar çok; 2) umulmadık, beklenmedik.
hesaba katılmamak
göz önüne alınmamak: ‘Gürültü de gürültü hani: Çalgının şamatası hesaba katılmasa seyircinin alkışı yeter!’ –A. İlhan.
hesaba katmak
dikkate almak, göz önünde bulundurmak: ‘Hem benim avukat veya yargıç olmak isteyip istemediğimi de hesaba kattıkları yoktu.’ –N. Cumalı.
hesaba kitaba gelmemek
sınırsız olmak.
hesabı kapamak
alacak verecek bırakmamak.
hesabı kapatmak
her türlü ilişkiyi bitirmek, sona erdirmek: ‘Bir hesabı daha kapatmış olmanın gönül rahatlığıyla ıslık çalarak indim merdivenlerden.’ –S. Dölek.
hesabı temizlemek
borcunu ödemek.
hesabı yok
sayılamayacak kadar çok, sayısız: ‘İçtiği kahvenin hesabı yok.’ –M. Ş. Esendal.
hesabını almak
bir iş sonunda hakkını almak.
hesabını bilmek
tutumlu olmak.
hesabını görmek
1) alacağını verip ilişiğini kesmek; 2) cezalandırmak; 3) ücretini ödemek: ‘Kemeraltı Caddesi’ne varınca arabadan inerek hesabını gördüm.’ –H. Z. Uşaklıgil.
hesabını kitabını bilmek
tutumlu olmak: ‘Ayşe hesabını kitabını bilir, tutumlu bir ev kadınıydı.’ –Halikarnas Balıkçısı.
hesap açmak
1) gereğinde çekilmek üzere bankaya yatırılan para için işlem yapmak; 2) birine borçlanma imkânı tanımak, kredi açmak.
hesap çıkarmak
alacakla vereceği kâğıt üzerinde karşılaştırmak.
hesap etmek
1) bir işin kazancıyla giderini karşılaştırarak bir sonuca varmak; 2) düşünmek, tasarlamak.
hesap etmek, kitap etmek
bütün ayrıntılarıyla düşünmek.
hesap görmek
alacakla vereceği karşılaştırıp ödeşmek: ‘Oraya çıkınca hamallara onar kuruştan hesap göreceksin.’ –M. Ş. Esendal.
hesap kesmek
ilişiğini kesmek: ‘Hana gelinceye kadar planını kurmuştu. Odabaşı ile hemen hesabını kesti.’ –Ö. Seyfettin.
hesap kitap yapmak (etmek)
ayrıntılarıyla hesap edip düşünmek.
hesap sormak
1) bir konuda açıklama ve savunma istemek, sorumlu tutmak: ‘Bu karanlık işlerin hesabını sorarlar.’ –M. Ş. Esendal. 2) birini, birilerini yöntem veya yasa dışı davranışlarından dolayı sorguya çekmek; 3) tehdit ederek uyarmak.
hesap tutmak
alışverişle ilgili sayıları bir yere yazmak.
hesap vermek (hesabını vermek)
1) bir işin sorumluluğunu yüklenmek: ‘Hesap verin bakalım, nerelerde sürtüyordunuz bu saatlere kadar?’ –R. N. Güntekin. 2) herhangi bir davranışın sebebini açıklamak, anlatmak: ‘Evvela, sana birkaç haftadır mektup yazamayışımın hesabını vereyim.’ –R. N. Güntekin.
hesaplamak kitaplamak
hesap kitap yapmak: Hesapladım kitapladım, işin içinden bir türlü çıkamadım.
hesaplı hareket etmek
ölçülü davranmak.
hesapta olmamak
daha önce düşünülen şeylerin dışında olmak.
heves etmek
bir şeye karşı istek duymak, eğilimli olmak: ‘Birçoklarının bu havaya uydukları ve artık refahlarını devlet kapılarının dışında aramaya heves ettikleri zamanlardı.’ –A. Ş. Hisar.
hevesi kalmamak
şevki kırılmak, isteği kalmamak.
hevesi kursağında (boğazında veya içinde) kalmak
istediği, imrendiği şeyi elde edememek: ‘Gazetenin yayını kesildi; çaresiz İzmir’e döndüm fakat hevesim kursağımda kalmıştı.’ –A. İlhan. ‘Bütün hevesim boğazımda kaldı. Küstüm oturdum.’ –N. Meriç.
hevesine düşmek
kuvvetle istemek: ‘Bir aralık, büyük bir devlet adamı olmak hevesine düştüm.’ –M. Ş. Esendal.
