imana gelmek
1) Müslümanlığı kabul etmek; 2) en sonunda doğruyu söylemek; 3) sonradan bir şeyi kabul edip uymak.
imana getirmek
1) Müslümanlığı kabul ettirmek; 2) istenilen biçimde davranmayı zorla kabul ettirmek: ‘Müslüman olmadan varmayacağını anlayınca kırkyıllık kart gâvuru imana getirdi.’ –H. E. Adıvar.
imanı gevremek
tkz. (imanı) çok yorulmak veya sıkıntı çekmek.
imanı yok
1) (imanı) acımasız, insafsız; 2) kahrolası!
imanına kadar
tkz. (imanına) ağzına kadar, son kertesine kadar, tıka basa, alabildiğince.
imansız gitmek
Tanrı’ya inanmadan ölmek.
imara açılmak
yapılaşma yasağı olan bir yerin üzerine yapı yapılmasına izin vermek: ‘Boğaziçi sırtları imara açıldı.’ –A. Boysan.
imbikten çekmek
damıtmak.
imdada (imdadına) koşmak (yetişmek)
çok zor ve tehlikeli bir anda yardım etmek: ‘Aşağı kattan gürültüyü işiterek imdadıma koşan annem evvela neye uğradığını bilememişti.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. ‘Neyse bu işte de otelci imdadımıza yetişti.’ –R. N. Güntekin.
imdadına yetişmek (erişmek)
yardım etmek: ‘Hakkı Bey karısının imdadına erişti. Selma Hanım’ın müşkül bir vaziyette kaldığını hissederek söze karıştı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
imeceye girmek
imece yoluyla yapılacak çalışmaya katılmak: ‘Gençlerle imeceye girme gücü yitirilmediği sürece yaşlanmanın ertelenebileceğini kanıtladı.’ –A. Cemal.
imkân vermek
olanak sağlamak: ‘Nasıl boş bulunup o gazeteci kızın resmini çekmesine imkân verdi?’ –A. İlhan.
imlaya gelmemek
bir şey veya düşünce düzenlenemeyecek kadar karışık olmak, yönteme uyamayacak bir durumda olmak.
imtihan vermek
1) sınanmak; 2) tehlikeli ve zor bir durumdan zarar görmeden iyi bir sonuca ulaşmak.
imtihana çekmek
1) bilgisini ölçmek; 2) denemek, sınamak.
imza toplamak
bir dilekçeyi veya öneriyi, destekleyenlere imzalatmak.
imza vermek
imza atmak.
imzayı basmak (çakmak)
tkz. imzalamak, imza etmek.
in cin top oynamak
hiçbir canlı varlık bulunmamak: ‘Adam inlerle cinlerin top oynadığı yolda mezarlığın yıkık duvarına sıçradı.’ –Ç. Altan.
in cin yok
hiç kimse yok.
in gibi
dar ve karanlık (yer).
inadı tutmak
çok direnmek.
inadım inat olmak
söylediğinden veya yaptığından vazgeçmemek, çok direnmek.
inan olsun
‘bana inanınız’ anlamında kullanılan bir söz: İnan olsun, ben bunu biliyordum.
inanca vermek
güvence vermek.
inanılır gibi (şey) değil
çok şaşırılan, hayret edilen veya hayranlık duyulan bir olayla karşılaşıldığında söylenen bir söz: ‘O şaşırtıcı yükselişten sonra düştüğü bu durum inanılır şey değil.’ –C. Külebi.
inayette bulunmak
inayet etmek.
ince eleyip (eğirip) sık dokumak
bir şeyi en küçük ayrıntılarına kadar araştırmak, gözden veya elden geçirmek: ‘Annesinin bu meseleyi nasıl ince eleyip sık dokuyacağını biliyordu.’ –O. Kemal.
inceldiği yerden kopmak
sonucu neye varırsa varsın: ‘İnceldiği yerden kopsun; kimsenin eline kalmamalı, kapılara bakmamalı insan.’ –A. Kilimci.
inci (inciler) döktürmek
bir konuda önemli, anlamlı ve güzel söz söylemek.
inci gibi
küçük, temiz, güzel ve düzgün: ‘Pekâlâ elinde inci gibi yazısı var, daha ziyade okuyup da ne olacak?’ –M. Ş. Esendal.
incir çekirdeği doldurmamak
çok az veya çok önemsiz olmak: ‘İncir çekirdeği doldurmayan konularda bir araba lakırtı söylerler.’ –N. Uygur.
infial uyandırmak
kızgınlığa yol açmak, öfke yaratmak.
infiale kapılmak
kızgınlık, öfke duymak.
infilak etmek
1) patlamak; 2) mec. birdenbire şiddetle ortaya çıkmak: ‘… biraz sonra hiddet, birikmiş kin, kıskançlık birdenbire infilak etti.’ –A. H. Tanpınar.
İngiliz ipi ile asılmak
İngiliz sicimi ile asılmak.
İngiliz sicimi ile asılmak
bir işi ustasına yaptırmak.
inhisara (inhisarına) almak
tekeline almak.
inim inim inlemek
sürekli olarak inlemek, çok sıkıntıda olmak.
inim inim inletmek
birini büyük sıkıntıya sokmak.
inisiyatifi ele almak (geçirmek)
karar verme yetkisini kullanmak: ‘Bu kurnaz dilenci böylece inisiyatifi göstermelik de olsa eline alıp sağa sola emirler vermeye başladı.’ –İ. O. Anar.
inisiyatifini kullanmak
gerekli kararları öncelikle almak.
inkârdan gelmek
inkâr etmek.
inkisarı tutmak
ilenci gerçekleşmek.
inkıraz bulmak
batmak, çökmek, dağılmak, yok olmak, son bulmak.
inkıraz gelmek
çökmek, dağılmak: ‘O zaman da bozgun ve inkıraz geldi, çattı.’ –F. R. Atay.
inkıraza uğramak
batmak, dağılmak, çökmek, yok olmak.
inkıtaya uğramak
kesilmek.
insafa gelmek
acımasız ve haksız tutumdan vazgeçmek.
insafına kalmış
bir şeyin bir kimsenin doğruluğuna, adaletine ve isteğine bağlı olduğunu belirten bir söz.
insaflı çıkmak
anlayışlı, hoşgörülü olduğu belli olmak: ‘Gelinin babası insaflı çıktı da verdi Gülizar’ı bizim oğlana.’ –M. İzgü.
insafsızlık etmek
acımamak, insafsızca davranmak.
inşallahla maşallahla
‘çaba harcamadan’ anlamında kullanılan bir söz.
insan ayağı değmemiş (basmamış)
içine insan girmemiş, içinde insan olmayan: ‘Yine yeşil yosunlu, insan ayağı değmemiş gibi yokuşlar var ağaçlı.’ –S. F. Abasıyanık.
insan eli değmemiş (dokunmamış)
bakımsız kalmış yer.
insan eti yemek
birini çekiştirmek.
insan gibi
insanlara yaraşır biçimde.
insan içine çıkmak
toplum içine karışmak, başkalarıyla ilişki kurmak.
insan kuş misali
uzakça bir yere gidildiğinde söylenen bir söz.
insanda akıl bırakmamak (koymamak)
düşünceleri karmakarışık yapmak, kararsızlığa yol açmak.
insaniyet namına
‘insanlığa yakışır duygulara uyarak’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Hakkında bilgisi olanların aşağıdaki adrese bildirmelerini insaniyet namına rica ederim.’ –S. F. Abasıyanık.
insanlıktan çıkmak
1) çok zayıflamış olmak; 2) insana özgü niteliklerini yitirmek: ‘İki üç aydır şu Çukurova’da gezdik, gezdik, insanlıktan çıktık.’ –Y. Kemal.
inşirah bulmak
iç açılmak, ferahlamak.
intikam almak
öç almak: ‘Gözlerimi kapadım ve ilk defa erkeklerden intikam almayı düşünerek kendimi koyuverdim.’ –A. Gündüz.
inzivaya çekilmek
toplumdan kaçıp hiçbir şeyle ilgilenmeyerek tek başına yaşamak.
ipe dizmek
boncuk vb.ni ipliğe geçirmek.
ipe gitmek
ölüme gitmek: ‘Menfaatine dokunan adam, ipe gitmek için lazım gelen hükümleri giyer.’ –F. R. Atay.
ipe sapa gelmemek
akla yakın olmamak veya birbirini tutmamak: ‘Söyledikleri zaten ipe sapa gelmez şeyler.’ –A. İlhan.
ipe un sermek
geçersiz birtakım nedenler ileri sürerek istenilen işi yapmaktan kaçınmak.
ipek gibi
1) çok ince, parlak ve yumuşak; 2) güzel, iyi huylu.
ipi (birinin) eline geçmek
yönetimi başkasının eline geçmek, kontrolü başkasının elinde bulunmak: ‘İpleri Topal Osman’ın eline geçince bir uysallaşır, bir uysallaşır kâfir!’ –R. Enis.
ipi çözmek
hlk. ilgisini kesmek.
ipi kırmak
hlk. savuşup gitmek.
ipi koparmak
bağlı bulunduğu kuruluşla veya yakınlığı bulunan kişi ile ilişkisini kesmek.
ipi sapı yok
birbirini tutmaz, yersiz, anlamsız.
ipin ucunu kaçırmak
tkz. yönetimde veya bir şeyi kullanmada gereken ölçüyü yitirmek: ‘Bu kadar çalıştığım hâlde, ölçülerim pek mi aykırıdır nedir, yine ipin ucunu kaçırıveririm.’ –O. V. Kanık.
ipini kırmak
azmak, ele avuca sığmaz bir durum almak.
ipini koparmak
başıboş kalmak.
iple çekmek
sabırsızlıkla beklemek: ‘Ertesi günün öğleye doğru olan saatlerini iple çekiyordum.’ –Y. K. Beyatlı.
ipliği pazara çıkmak
kötü nitelik ve suçları ortaya çıkmak.
iplik çekmek
1) kumaştan iplik çıkarmak; 2) iplik eğirmek.
ipoteği çözmek (kaldırmak)
tutudan kurtarmak: ‘Bu ipoteği çözmek sizin elinizde! Bir tek siz çözebilirsiniz onu!’ –N. Eray.
ipotek altında tutmak
1) tutuda tutmak; 2) baskı altına almak.
ipten kazıktan kurtulmuş
her türlü kötülüğü yapacak yaradılışta olan (kimse): ‘İşte şimdi gördüğünüz gibi hırsızların, esrarkeşlerin, ipten kazıktan kurtulmuş, gözü kanlı canilerin arasında çilemi dolduruyorum.’ –H. Taner.
ipten kuşak kuşanmak
yoksul düşmek.
ipucu vermek
aranılan gerçeğe ulaştırabilecek şeyle ilgili, onu bulmaya yarayan bilgi vermek.
irapta mahalli yok
hiçbir değeri ve önemi yok.
iraptan mahalsiz
hiçbir değeri ve önemi yok.
irtibat kurmak
bağlantı sağlamak: ‘İrtibat kurduğu adamı gören tek kişi benim.’ –O. Aysu.
irtihal etmek
ölmek.
iş (birinde) bitmek
işin bitmesi veya sorunun çözümü birine bağlı olmak.
iş (birinden) bitmek
işin sonuçlanması ondan beklenilmek.
iş (birine) kalmak
işin bitmesi için asıl gayret birine düşmek: ‘Aman hemşire hanım… Şimdi iş size kaldı. Siz inat edin. O, sizin ısrarınıza dayanamaz.’ –R. N. Güntekin.
iş açmak
uğraştırıcı, gereksiz bir durumun ortaya çıkmasına sebep olmak.
iş almak
yapılması kesinleşen bir işi üstlenmek, taahhüt altına girmek: ‘İş alacağım diye, kafasını ve meslek görüşünü de satmamış bir kişilik.’ –A. Boysan.
iş ayağa düşmek
iş, sorumsuz ve yetkisiz olanların elinde kalmak.
iş başa düşmek
kendi işini kendi görme zorunda kalmak.
iş bilmek
becerikli olmak: ‘En zekileri, en iş bilenleri olan Osman her şeyi anladı.’ –R. H. Karay.
iş bitirmek
bir işi iyi bir sonuca ulaştırmak.
iş bırakmak
çalışanlar toplu hâlde işlerini terk etmek, çalışmayı durdurmak.
