Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

imana gelmek

1) Müslümanlığı kabul etmek; 2) en sonunda doğruyu söylemek; 3) sonradan bir şeyi kabul edip uymak.

imana getirmek

1) Müslümanlığı kabul ettirmek; 2) istenilen biçimde davranmayı zorla kabul ettirmek: ‘Müslüman olmadan varmayacağını anlayınca kırkyıllık kart gâvuru imana getirdi.’ –H. E. Adıvar.

imanı gevremek

tkz. (imanı) çok yorulmak veya sıkıntı çekmek.

imanı yok

1) (imanı) acımasız, insafsız; 2) kahrolası!

imanına kadar

tkz. (imanına) ağzına kadar, son kertesine kadar, tıka basa, alabildiğince.

imansız gitmek

Tanrı’ya inanmadan ölmek.

imara açılmak

yapılaşma yasağı olan bir yerin üzerine yapı yapılmasına izin vermek: ‘Boğaziçi sırtları imara açıldı.’ –A. Boysan.

imbikten çekmek

damıtmak.

imdada (imdadına) koşmak (yetişmek)

çok zor ve tehlikeli bir anda yardım etmek: ‘Aşağı kattan gürültüyü işiterek imdadıma koşan annem evvela neye uğradığını bilememişti.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. ‘Neyse bu işte de otelci imdadımıza yetişti.’ –R. N. Güntekin.

imdadına yetişmek (erişmek)

yardım etmek: ‘Hakkı Bey karısının imdadına erişti. Selma Hanım’ın müşkül bir vaziyette kaldığını hissederek söze karıştı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

imeceye girmek

imece yoluyla yapılacak çalışmaya katılmak: ‘Gençlerle imeceye girme gücü yitirilmediği sürece yaşlanmanın ertelenebileceğini kanıtladı.’ –A. Cemal.

imkân vermek

olanak sağlamak: ‘Nasıl boş bulunup o gazeteci kızın resmini çekmesine imkân verdi?’ –A. İlhan.

imlaya gelmemek

bir şey veya düşünce düzenlenemeyecek kadar karışık olmak, yönteme uyamayacak bir durumda olmak.

imtihan vermek

1) sınanmak; 2) tehlikeli ve zor bir durumdan zarar görmeden iyi bir sonuca ulaşmak.

imtihana çekmek

1) bilgisini ölçmek; 2) denemek, sınamak.

imza toplamak

bir dilekçeyi veya öneriyi, destekleyenlere imzalatmak.

imza vermek

imza atmak.

imzayı basmak (çakmak)

tkz. imzalamak, imza etmek.

in cin top oynamak

hiçbir canlı varlık bulunmamak: ‘Adam inlerle cinlerin top oynadığı yolda mezarlığın yıkık duvarına sıçradı.’ –Ç. Altan.

in cin yok

hiç kimse yok.

in gibi

dar ve karanlık (yer).

inadı tutmak

çok direnmek.

inadım inat olmak

söylediğinden veya yaptığından vazgeçmemek, çok direnmek.

inan olsun

‘bana inanınız’ anlamında kullanılan bir söz: İnan olsun, ben bunu biliyordum.

inanca vermek

güvence vermek.

inanılır gibi (şey) değil

çok şaşırılan, hayret edilen veya hayranlık duyulan bir olayla karşılaşıldığında söylenen bir söz: ‘O şaşırtıcı yükselişten sonra düştüğü bu durum inanılır şey değil.’ –C. Külebi.

inayette bulunmak

inayet etmek.

ince eleyip (eğirip) sık dokumak

bir şeyi en küçük ayrıntılarına kadar araştırmak, gözden veya elden geçirmek: ‘Annesinin bu meseleyi nasıl ince eleyip sık dokuyacağını biliyordu.’ –O. Kemal.

inceldiği yerden kopmak

sonucu neye varırsa varsın: ‘İnceldiği yerden kopsun; kimsenin eline kalmamalı, kapılara bakmamalı insan.’ –A. Kilimci.

inci (inciler) döktürmek

bir konuda önemli, anlamlı ve güzel söz söylemek.

inci gibi

küçük, temiz, güzel ve düzgün: ‘Pekâlâ elinde inci gibi yazısı var, daha ziyade okuyup da ne olacak?’ –M. Ş. Esendal.

incir çekirdeği doldurmamak

çok az veya çok önemsiz olmak: ‘İncir çekirdeği doldurmayan konularda bir araba lakırtı söylerler.’ –N. Uygur.

infial uyandırmak

kızgınlığa yol açmak, öfke yaratmak.

infiale kapılmak

kızgınlık, öfke duymak.

infilak etmek

1) patlamak; 2) mec. birdenbire şiddetle ortaya çıkmak: ‘… biraz sonra hiddet, birikmiş kin, kıskançlık birdenbire infilak etti.’ –A. H. Tanpınar.

İngiliz ipi ile asılmak

İngiliz sicimi ile asılmak.

İngiliz sicimi ile asılmak

bir işi ustasına yaptırmak.

inhisara (inhisarına) almak

tekeline almak.

inim inim inlemek

sürekli olarak inlemek, çok sıkıntıda olmak.

inim inim inletmek

birini büyük sıkıntıya sokmak.

inisiyatifi ele almak (geçirmek)

karar verme yetkisini kullanmak: ‘Bu kurnaz dilenci böylece inisiyatifi göstermelik de olsa eline alıp sağa sola emirler vermeye başladı.’ –İ. O. Anar.

inisiyatifini kullanmak

gerekli kararları öncelikle almak.

inkârdan gelmek

inkâr etmek.

inkisarı tutmak

ilenci gerçekleşmek.

inkıraz bulmak

batmak, çökmek, dağılmak, yok olmak, son bulmak.

inkıraz gelmek

çökmek, dağılmak: ‘O zaman da bozgun ve inkıraz geldi, çattı.’ –F. R. Atay.

inkıraza uğramak

batmak, dağılmak, çökmek, yok olmak.

inkıtaya uğramak

kesilmek.

insafa gelmek

acımasız ve haksız tutumdan vazgeçmek.

insafına kalmış

bir şeyin bir kimsenin doğruluğuna, adaletine ve isteğine bağlı olduğunu belirten bir söz.

insaflı çıkmak

anlayışlı, hoşgörülü olduğu belli olmak: ‘Gelinin babası insaflı çıktı da verdi Gülizar’ı bizim oğlana.’ –M. İzgü.

insafsızlık etmek

acımamak, insafsızca davranmak.

inşallahla maşallahla

‘çaba harcamadan’ anlamında kullanılan bir söz.

insan ayağı değmemiş (basmamış)

içine insan girmemiş, içinde insan olmayan: ‘Yine yeşil yosunlu, insan ayağı değmemiş gibi yokuşlar var ağaçlı.’ –S. F. Abasıyanık.

insan eli değmemiş (dokunmamış)

bakımsız kalmış yer.

insan eti yemek

birini çekiştirmek.

insan gibi

insanlara yaraşır biçimde.

insan içine çıkmak

toplum içine karışmak, başkalarıyla ilişki kurmak.

insan kuş misali

uzakça bir yere gidildiğinde söylenen bir söz.

insanda akıl bırakmamak (koymamak)

düşünceleri karmakarışık yapmak, kararsızlığa yol açmak.

insaniyet namına

‘insanlığa yakışır duygulara uyarak’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Hakkında bilgisi olanların aşağıdaki adrese bildirmelerini insaniyet namına rica ederim.’ –S. F. Abasıyanık.

insanlıktan çıkmak

1) çok zayıflamış olmak; 2) insana özgü niteliklerini yitirmek: ‘İki üç aydır şu Çukurova’da gezdik, gezdik, insanlıktan çıktık.’ –Y. Kemal.

inşirah bulmak

iç açılmak, ferahlamak.

intikam almak

öç almak: ‘Gözlerimi kapadım ve ilk defa erkeklerden intikam almayı düşünerek kendimi koyuverdim.’ –A. Gündüz.

inzivaya çekilmek

toplumdan kaçıp hiçbir şeyle ilgilenmeyerek tek başına yaşamak.

ipe dizmek

boncuk vb.ni ipliğe geçirmek.

ipe gitmek

ölüme gitmek: ‘Menfaatine dokunan adam, ipe gitmek için lazım gelen hükümleri giyer.’ –F. R. Atay.

ipe sapa gelmemek

akla yakın olmamak veya birbirini tutmamak: ‘Söyledikleri zaten ipe sapa gelmez şeyler.’ –A. İlhan.

ipe un sermek

geçersiz birtakım nedenler ileri sürerek istenilen işi yapmaktan kaçınmak.

ipek gibi

1) çok ince, parlak ve yumuşak; 2) güzel, iyi huylu.

ipi (birinin) eline geçmek

yönetimi başkasının eline geçmek, kontrolü başkasının elinde bulunmak: ‘İpleri Topal Osman’ın eline geçince bir uysallaşır, bir uysallaşır kâfir!’ –R. Enis.

ipi çözmek

hlk. ilgisini kesmek.

ipi kırmak

hlk. savuşup gitmek.

ipi koparmak

bağlı bulunduğu kuruluşla veya yakınlığı bulunan kişi ile ilişkisini kesmek.

ipi sapı yok

birbirini tutmaz, yersiz, anlamsız.

ipin ucunu kaçırmak

tkz. yönetimde veya bir şeyi kullanmada gereken ölçüyü yitirmek: ‘Bu kadar çalıştığım hâlde, ölçülerim pek mi aykırıdır nedir, yine ipin ucunu kaçırıveririm.’ –O. V. Kanık.

ipini kırmak

azmak, ele avuca sığmaz bir durum almak.

ipini koparmak

başıboş kalmak.

iple çekmek

sabırsızlıkla beklemek: ‘Ertesi günün öğleye doğru olan saatlerini iple çekiyordum.’ –Y. K. Beyatlı.

ipliği pazara çıkmak

kötü nitelik ve suçları ortaya çıkmak.

iplik çekmek

1) kumaştan iplik çıkarmak; 2) iplik eğirmek.

ipoteği çözmek (kaldırmak)

tutudan kurtarmak: ‘Bu ipoteği çözmek sizin elinizde! Bir tek siz çözebilirsiniz onu!’ –N. Eray.

ipotek altında tutmak

1) tutuda tutmak; 2) baskı altına almak.

ipten kazıktan kurtulmuş

her türlü kötülüğü yapacak yaradılışta olan (kimse): ‘İşte şimdi gördüğünüz gibi hırsızların, esrarkeşlerin, ipten kazıktan kurtulmuş, gözü kanlı canilerin arasında çilemi dolduruyorum.’ –H. Taner.

ipten kuşak kuşanmak

yoksul düşmek.

ipucu vermek

aranılan gerçeğe ulaştırabilecek şeyle ilgili, onu bulmaya yarayan bilgi vermek.

irapta mahalli yok

hiçbir değeri ve önemi yok.

iraptan mahalsiz

hiçbir değeri ve önemi yok.

irtibat kurmak

bağlantı sağlamak: ‘İrtibat kurduğu adamı gören tek kişi benim.’ –O. Aysu.

irtihal etmek

ölmek.

iş (birinde) bitmek

işin bitmesi veya sorunun çözümü birine bağlı olmak.

iş (birinden) bitmek

işin sonuçlanması ondan beklenilmek.

iş (birine) kalmak

işin bitmesi için asıl gayret birine düşmek: ‘Aman hemşire hanım… Şimdi iş size kaldı. Siz inat edin. O, sizin ısrarınıza dayanamaz.’ –R. N. Güntekin.

iş açmak

uğraştırıcı, gereksiz bir durumun ortaya çıkmasına sebep olmak.

iş almak

yapılması kesinleşen bir işi üstlenmek, taahhüt altına girmek: ‘İş alacağım diye, kafasını ve meslek görüşünü de satmamış bir kişilik.’ –A. Boysan.

iş ayağa düşmek

iş, sorumsuz ve yetkisiz olanların elinde kalmak.

iş başa düşmek

kendi işini kendi görme zorunda kalmak.

iş bilmek

becerikli olmak: ‘En zekileri, en iş bilenleri olan Osman her şeyi anladı.’ –R. H. Karay.

iş bitirmek

bir işi iyi bir sonuca ulaştırmak.

iş bırakmak

çalışanlar toplu hâlde işlerini terk etmek, çalışmayı durdurmak.

Sayfa 59 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü